AnadoluJet Magazin

Sakinliğin Tarifi Halfeti

Gezginlere benzerine az rastlanır güzellikler sunan Halfeti “Sakin şehir” unvanını fazlasıyla hak ediyor.

Fırat Nehri’nin çağıldayıp aktığı zamanlarda, yani Birecik Barajı akarsuyun hızını kesmeden önce, Halfeti’de insana rüyada olduğunu duyumsatan bir yaşantıları olduğunu anlatır eskiler. Kuşkusuz bu rüya atmosferinde deli deli akan Fırat’ın da Asurlular zamanında Şitamrat adını alan Rumkale ve Hristiyanlıkta çok özel bir yeri olan Aziz Nerses Kilisesi gibi tarihî zenginliklerin de büyük payı vardı. Sonrasında eski ilçe merkezi suyun altında kaldı. Fakat yeni Halfeti, görkemli geçmişini yeniden şekillendirdi. Baraj gölü, şimdilerde eskinin taş mimarisinin su altında izlendiği yeni bir rüyaya dönüştü.

Eski adı Tilkale, yeni adı Dorucak olan köyün, Şıhbekir mezrasında, suya  dimdik inen kayalıkların üstüne yerleştirmiş bir masada, manzaraya karşı çayımı yudumlarken suya bakıyorum… Gördüğüm sakinliğin tarifi adeta. “Sakin Şehirler” listesinin Güneydoğu Anadolu’daki temsilcisi bu unvanı fazlasıyla hak ediyor.

Fırat Nehri’nin altında kalan kısmı “Saklı Cennet” veya “Kayıp Kent” olarak anılan kentte ziyaretçileri su üzerinde yüzen duba restoranlar ve küçük limanda birikmiş tur tekneleri karşılıyor. Tarihî kente girer girmez, baraj gölünün kenarında manzaraya dalmış bir Halfetili önce gövdesi dipte ama minaresi, şerefesi görülebilen camiyi işaret ediyor bana. Ardından da eski taş fırını; marangozu, berberi, demirciyi ve kebapçıyı… Bu sükûnet yüklü atmosferi tur teknelerinin motor sesleri bölüyor. Tekneler suyun akış yönünün tersine, jeolojik mirasla arkeolojinin iç içe geçtiği Rumkale’ye götürüyor gezginleri. İsteyenler neredeyse bir gün sürecek bir turla bütün çevreyi keşfedebiliyor, ki çevrede gerçekten keşfedilecek çok şey var.  Fırat Nehri’ni çevreleyen işlenmesi kolay kireçtaşı duvarlara tarih boyunca yüzlerce yapı oyulmuş. Bu nedenle Halfeti ilçe merkezinden Gümüşkaya köyüne ve oradan Kızılin’e dek Birecik Baraj Gölü’nün kuzeyi hem su altı, hem de görülen dik duvarları kaya yerleşimleriyle kaplı. Halfeti’yi keşfe gelen deneyimli dalış grupları da su altında kalmış Selçuklu dönemi eyvanlarını ve kaya yerleşimlerini görmek için dalışlar yapıyor. Batıklar ve dalış turları Halfeti’yle Ege kasabalarını adeta akraba kılıyor.

Baraj yerleşimin tümünü su altında bırakmamış; geriye kalan tarihî evlerin sayısı hiç de az değil. Çoğu konak tarzında inşa edilmiş bol odalı evlerin pek çoğu günümüzde pansiyona çevrilmiş durumda. İki-üç katlı evler “Ermeni taş işçiliğinin bölgedeki önemli örnekleri” olarak değerlendiriliyor. Evlerin planları yerleşimin coğrafi dokusu hesaba katılarak yapılmış. Öyle ki, binaların hiçbiri bir diğerinin manzarasını engellemiyor. Fırat’a hâkim dik yamaçlar üzerinde yükselen bu evlerin hangisine konuk olursanız olun, ön cepheleri Fırat manzaralı. Sokaklar ise merdivenli, basamaklar kesme taştan. Herhangi bir sokaktan biraz yükseğe çıkıp arkanıza baktığınızda mevsimiyse kıpkırmızı bir manzarayla yüz yüze geliyorsunuz. Bu kırmızılığın sebebi çatıları kaplayan acı biber. Burada çatılar sadece bir şey sermek, işlemek için kullanılmıyor. Yaz aylarında halk çatılarda yatıyor. Çatılarda görülen geniş ahşap koltuklara “taht” diyorlar.

“Mumbara Gel Emi!”

Günümüzde çok bilinmez ama Halfeti, geçmişte keman ustalarının Anadolu’daki üretim merkezlerinden biriydi. Pek çok ünlü sanatçının ve orkestranın kemancıları buradaki emektar ustaların el marifetiyle yaptığı kemanlarla sanatlarını icra ediyorlardı. Bu toprakların insanları ise kemanları ve diğer enstrümanlarıyla üzüm bağlarında, elma ve dut bahçelerinde bir araya geliyor, Suriye üzerinden Arap ve Akdeniz ezgilerine, Mezopotamya ritimlerine uzanan bir müzik şölenine imza atıyorlardı... Şimdi ise sessizliğin senfonisi sizi mumbar sofrasına davet eden yöre insanının müşfik sesiyle bölünüyor sadece. “Mumbara gel emi!” Sofrada bu yemeğin asla yakalanamayan bir eşkiya olan Hamo Almasto’yu bile kandırdığını esprili bir dille anlatıyorlar. Yemek kadar dinlemek de hoşuma gidiyor.

Halfeti’de menüler zengin: Erik tavası, dolma eziği, lövlez dürümü, keme boranisi, mukaşşerli kebap, peynir helvası… Urfa ve Antep mutfağında olan pek çok lezzeti Halfeti’de bulabiliyorsunuz. Şabut hariç. Fırat’a özgü şabudun tadına bakmak için en doğru adres burası.

Karagül ve Nergis

Yeni kurulan Halfeti’den eskisine bakıldığında her yerde gül görülür. Kırmızı, pembe, beyaz, sarı ve siyah... Evet, siyah ya da Halfetililerin deyişiyle karagül. Bu yöreye özgü olan, sökülüp başka yere ekildiğinde siyah değil kırmızı açan karagül Halfeti’de yetiştirilip tüm dünyaya ihraç ediliyor. Çiçeklerden bahsetmişken nergisin hikâyesini anlatmamak olmaz. Buralarda, Yunan mitolojisinin Narkissos figürü, Halfeti’nin dağını taşını kaplayan nergis çiçeğine uyarlanarak anlatılıyor: Sudaki aksine âşık olan kahraman boğulduktan sonra nergise dönüşüyor. İki hikâye arasında tek bir fark var, bu söylencedeki “nergis” Türkiye’nin geniş coğrafyasında olduğu gibi bir kadının değil, bir erkeğin adı. Öyküyü anlatıp bitiren hemen her Halfetili, sözü şöyle bağlıyor: “Nergis tüm dünyaya buradan yayılmış. Ancak hiçbir yerde bu dağlardaki kadar güzel kokmaz.”

Kentten ayrılırken İbrahim Tatlıses’in tanınmasını sağlayan türkü olan “Ayağında kundura”nın Mukim Tahir’in sesinden ilk bu diyara yayıldığını öğreniyorum. Tıpkı, “Kapıyı çalan kimdir?” ya da “Hüsnün senin ey dilber nadide kamer mi?” türküleri gibi... Dilimde ben söyledikçe çevremde yankılanan bu türküler, zihnimde Halfeti’nin suya akseden o müthiş silüeti... Hoşçakal ırmağın, gölün, nergisin, karagülün şehri. Sükûnetini koruyarak yaşa.

Yazı: Nâzım Sercan Ilgar - Fotoğraf: Baybars Sağlamtimur, Ali Kabas

Online Bilet