AnadoluJet Magazin

Doğanın Başkenti Ankara

Başkent, siyasi anlamda olduğu kadar coğrafi konumu itibarıyla da Türkiye’nin tam kalbinde yer alıyor. Ankara’nın zengin flora ve faunasıyla doğanın da başkenti sayılabileceğini söylemek yanlış olmaz.

On yılı aşkın bir süredir başkentin doğasıyla ilgilenen biri olarak, Ankara’nın güzelliklerini yerinde görme imkânım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Kuşların en rahat gözlenebildiği yerler olan Mogan ve Eymir gölleri sıkça gittiğim yerlerin başında geliyor. Gölbaşı ilçesindeki bu iki göl Elmadağ’dan başlayıp Karadeniz’e kadar uzanan önemli bir tatlı su sisteminin parçası olmalarının yanında, kuş göç yolları üzerinde yer alan sulak alanlar. Göçlerin yaşandığı ilkbahar ve sonbahar aylarında çok sayıda kuş türü bölgede bir arada görülebilir. Nesli dünya çapında tehlike altında olan dikkuyruk ördekleri ve alacabalıkçıl gibi kuşların burada üremeyi tercih etmesi de alanın önemini bir kat daha arttırıyor.

Her Hafta Sonu Bir Başka Göl

Ankara’nın gölleri Mogan ve Eymir ile sınırlı değil elbette. Öyle ki, doğasever bir aile yaz mevsimi boyunca hemen her hafta sonunu başka bir gölün kenarında geçirebilir. Sıcaktan ziyade serinliği seven ve yaz döneminde ormanlarda veya yaylalarda olmayı tercih eden biri olarak, Güdül’de Sorgun Gölü çevresindeki tabiat parkının benim gibi düşünenlere hitap ettiğini söyleyebilirim. Doğaya kulak kabartıp kuş cıvıltılarını dinleyince, aynı zamanda bir kamp alanı da olan parkın Ankaralı doğaseverler için neden vazgeçilmez olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Buradakine benzer bir başka göl kenarı da Beypazarı’nın kuzeyindeki Eğriova’da. Her dem yeşil, büyük bir kısmı ibreli ağaçlarla kaplı alan, görece yüksek bir konumda olması sebebiyle daha serin bir ortam sunarken, gölün çevresi de Karadeniz yaylalarını aratmıyor.

Beni cezbeden bir diğer yer ise Türkiye’nin ikinci büyük gölü olan ve bir bölümünün Şereflikoçhisar ilçesinde olması nedeniyle başkentin sınırları içerisinde de yer alan Tuz Gölü. Bu ağaçsız geniş düzlükte sıcaktan korunma imkânı olmadığından havanın henüz ısınmadığı sabahın erken saatlerinde gezmeyi tercih ederim. Ne de olsa, tuzla kaplı geniş düzlüklerde yürümek her yerde yaşayabileceğiniz bir deneyim değildir. Göl, tahminlere göre 3 milyon yıl önce başlayan ve yüz binlerce yıl boyunca süren depremler sonucunda oluşmuş. Her tuz gölü gibi burası da kapalı havza özelliği gösteriyor. Yani yer altı sularıyla besleniyor ancak su çıkışı yok. Suyun buharlaşarak yok olurken geride bıraktığı tuz bugün Anadolu’nun sofra tuzu ihtiyacının büyük bir kısmını sağlıyor. Toprakları bu kadar tuzlu olunca bölgede yetişebilen tuzcul bitkiler de Tuz Gölü’nü ayrıca önemli kılıyor. Bu özelliğiyle Türkiye’nin tek doğal bozkır alanı.

Antropojen Bozkır

Coğrafi konumu itibarıyla kıtalar arası bir köprü olan Anadolu’da çok sayıda büyük medeniyetin kurulduğu Ankara ve civarı, bin yıllar boyunca kaçınılmaz olarak yoğun insan faaliyetlerine (savaşlar, ısınma, barınma, araç-gereç yapımı vb.) maruz kalmış ve son buzul çağından sonra geriye kalan ormanlarını büyük oranda yitirerek ağaçsız, açık alanlara dönüşmüş. Antropojen yani “insan eliyle oluşmuş” bozkır olarak adlandırılan bu alanlar bugün en iyi Ayaş Dağları, Kazan Tepeleri ve Beynam Ormanları civarında görülebiliyor. Bu süreçte, insan faktörüne küresel iklim değişiklikleri ile birlikte Ankara’daki zengin toprak yapısının etkisi de eklenince, Ankara bozkırı kendine has zenginliğiyle çıkıvermiş ortaya. Bu öyle bir zenginlik ki, Ankara’da can sıkıntısından şikâyet eden birine, mayıs ayından haziran sonuna kadar olan dönemde, Ayaş, Beypazarı, Kazan, Bala gibi ilçeler başta olmak üzere Ankara’nın doğal çevresini gezdirmeye başlasanız burada yetiştiği tespit edilen 2200 bitki türünün tamamını göstermeye zamanınız yetmez. Bir de bunlardan 390 kadarının yalnızca Türkiye’de yetişen bitkiler olması sadece yabancıları değil, çoğu Ankaralıyı da şaşırtacak nitelikte bir özelliktir. Nadir görülebilecek türlerin başında Beypazarı geveni, Türk kayagülü, Gürsöğüt geveni, öldürgen, ana kardikeni, Bey sümbülü, koca soda ve Çayırhan sığırkuyruğu geliyor. İlkbaharda bozkırı gezerken beni en çok etkileyen şeylerden biri de yabani çiçek türlerinin oluşturduğu; kırmızı, sarı, mor ve beyazın ağırlıkta olduğu rengârenk çiçek tarlaları olmuştu. Nadasa bırakılan bazı tarım arazilerinde hayat bulan gelincik, yabani hardal, ballıbabalarla kaplı çiçek tarlalarının görüntüsü de yabana atılamayacak kadar güzel. Bozkır bitkilerinin özellikleri görsel zenginlikleriyle sınırlı da değil üstelik. Gıdadan sağlığa, tekstilden erozyonla mücadeleye kadar pek çok farklı alanda sağladığı faydalar düşünüldüğünde, bozkırın önemi çok daha iyi anlaşılıyor...

Gelin Kayası’ndan Kız Tepesi’ne

Beypazarı ve Nallıhan’ın bozkır olmalarının dışında bir başka özelliği de ilginç yeryüzü oluşumlarına ev sahipliği yapmaları. Jeolojik devirlerde denizlerin kalıntısı olarak ortaya çıkan kurumuş göller, kuraklaşma sonucu ortaya çıkan oluşumlar... Beypazarı tarafındakiler genellikle beyaz renge sahip ve jips ya da alçıtaşı olarak adlandırılıyorlar. En bilineni Beypazarı’na 10 kilometre uzaklıktaki Gelin Kayası. Bu kaya ve çevresi fotoğrafçılar tarafından o kadar çok görüntülenmiş ki, Beypazarı’nın simgesi hâline gelmiş adeta. Nallıhan tarafındaki göl çökeltileri ise katmanlı ve renkli yapısıyla daha farklı özelliklere sahip. İçerdiği minerallerin türüne göre renkleri de değişkenlik gösteren bu çökeltilerin en bilineni Nallıhan Kuş Cenneti’nin yanı başında yükselen Kız Tepesi. Ankara’da kuşların gözlenebildiği diğer bir yer olan Nallıhan Kuş Cenneti de Sarıyar Baraj Gölü’nün bir uzantısı olarak ortaya çıkmış. Beypazarı-Göynük yolu üzerinde Davutoğlan mevkiinde yer alan kuş cennetinde yıl boyu 170 civarında kuş türü gözlenebiliyor. Özellikle yol ile kuş cenneti arasındaki kot farkı nedeniyle kuşları, benzersiz bir şekilde, üstten gören bir bakış açısıyla izleyebilmek mümkün. Kuşların bolluğu tilki, çakal, gelincik gibi bazı yırtıcı memelileri de buraya çekiyor. Ancak, bana göre bölgenin en güzel canlılarından biri Anadolu yaban koyunu. 1930’lu yıllardan bu yana kaçak avcılık, yaşam alanlarının yok edilmesi ve hastalık gibi unsurlara karşı verilen zorlu koruma mücadelesi sayesinde popülasyonları kritik seviyenin üzerine yükseltilebilmiş. Çevreye tıpkı kuşlar gibi yukarıdan bakmayı seviyorsanız Güdül ile Beypazarı arasında kalan Kirmir Çayı Kanyonu ve Süvari Çayı Kanyonu görmeniz gereken yerler arasında olmalı. Özellikle Süvari Çayı Kanyonu’nun iri kaya parçalarıyla kaplı kıyısına gelip hemen uygun bir tanesinin üzerine çıkmaya çalıştığınızda manzaraya tepeden bakmanın getirdiği özgürlük duygusu ile içten içe oluşan yükseklik korkusunun birbirine karıştığını hissedeceksiniz. Kanyonların bulunduğu bölge milyonlarca yıl önce denizden yükselen Orta Anadolu Platosu’nun bir parçasıymış. Zaman içinde iklimin yumuşamasıyla yağışlar yoğunlaşmış. Coğrafi koşulların etkisiyle bu yağışlar akarsulara dönüşüp milyonlarca yıl boyunca toprağı milim milim işleyerek kanyonları bugünkü derinliklerine ulaştırmış.

Volkan Etkisi

Ankara coğrafyasını şekillendirmiş belki de en şaşırtıcı doğal etki volkanik hareketler. Volkanların Ankara çevresindeki etkisi, klasik bir krater oluşumundan çok daha farklı ve zengin içerikli. Kimi zaman püskürmeyle kimi zaman sızıntı şeklinde yeryüzüne çıkan lavların etkisi Kızılcahamam ve Çamlıdere civarında görülebiliyor. Volkanik hareketlerle yeryüzüne sızıntı şeklinde çıkan lavların yavaşça soğuması sonucu altıgen şeklinde bazalt sütunlar oluşmuş. Bu doğa olayının Ankara’daki en güzel örneklerinden bazıları Kızılcahamam Güvem mevkiinde bulunuyor. Yine Kızılcahamam’ın Mahkemeağacin köyünde peribacalarıyla karşılaşmak başka bir sürpriz olarak çıkıyor karşımıza. Buradaki örnekler yapı olarak Kapadokya’dakilere göre daha sert ve çok daha kısıtlı bir alana yayılmış. Başka bir volkanik hareket türünü oluşturan püskürmeler, o dönemde ortamdaki ağaçların taşlaşarak fosilleşmesini ve günümüze kadar ulaşabilmesini sağlamış. Çamlıdere’nin Pelitçik mevkiinde geniş bir alana yayılmış örneklerinin görülebileceği bu fosil ormanın en özel kalıntısı ise Kızılcahamam’daki Soğuksu Millî Parkı’nda yer alan bir ağaç.

Kızılcahamam ormanlarının büyük bir bölümünü barındıran Soğuksu Millî Parkı aynı zamanda Türkiye’nin ilk millî parklarından. Karadeniz’den İç Anadolu’ya geçiş kuşağında yer alan bu orman yılın her mevsimi ayrı bir güzelliğe bürünüyor. Eğer bir doğa gezginiyseniz kışın çiğdemlerle, baharda kardelenler ve endemik dağ lalesiyle karşılaşmanın hissettirdiği duyguları mutlaka yaşamalısınız. Millî park ve orman yazın da cazibesini kaybetmiyor. Dünyanın en büyük akbabaları bu mevsimde yavrularını sağlıkla büyütmek için çaba harcarken her zamankinden daha çok göze çarpıyor. Kimi zaman göklerde kimi zaman da yuvalarını yaptıkları yaşlı karaçamların tepelerinde…

Yazı-Fotoğraf: Barış Koca

Online Bilet