AnadoluJet Magazin

Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi'ne Gitmek İçin 6 Neden

Herodot’un yurdunda tarihin az bilinen dönemlerine ışık tutan koleksiyonuyla Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi enlerin ve ilklerin meraklılarını unutamayacakları bir deneyime davet ediyor.

TUNÇ ÇAĞI BATIKLARI

Dünyanın en önemli su altı arkeoloji müzelerinden birine ev sahipliği yapıyor Bodrum Kalesi. Tunç Çağı batıklarının sergilendiği bölüm müzenin etkileyici kısımlarından biri. İngiliz Kulesi’nin karşısında yer alan ve üç bölümden oluşan sergi alanında Geç Tunç Çağı batıklarından çıkan eserler teşhir ediliyor. 1960 yılında gerçekleşen dünyanın ilk bilimsel su altı arkeoloji kazısı Gelidonya Burnu Batığı’ndan çıkarılan objelerin yanı sıra Şeytan Deresi Batığı buluntularının da görülebileceği bölümde MÖ 14’üncü ve 12’nci yüzyıllara tarihlenen objeler kadar bu objelerin arasına yerleştirilmiş iki büst dikkat çekiyor. Bunlardan biri su altı arkeolojisinin kurucularından ve Gelidonya, Uluburun gibi pek çok önemli batık kazısını yöneten Amerikalı arkeolog George Bass’a, diğeri ise su altındaki ilk arkeolojik kazıya rehberlik yapan sünger avcısı Kemal Aras’a ait. Bu ikilinin yer aldığı Gelidonya kazısında ulaşılan buluntuların Bodrum Kalesi’ne getirilmesiyle Su Altı Arkeoloji Müzesi’nin ilk temelleri atılıyor.

MÖ 12’nci yüzyıla tarihlenen bakır külçelerin, tunç aletlerin, kaptana ve mürettebata ait kişisel eşyaların sergilendiği bölümde kazının video kayıtlarını da izleyebiliyorsunuz. Aynı bölümde sergilenen ve MÖ 14’üncü yüzyıla ait Şeytan Deresi Batığı’ndan çıkarılan objeler de 1975’te yine George Bass liderliğindeki kazı ekibi tarafından başlatılan çalışmalar ile gün yüzüne çıkarılmış. Buranın bitişiğindeki sergi alanında ise National Geographic dergisinin kapağına taşıdığı çizime göre tasarlanmış Uluburun Batığı’nın replikası bulunuyor. Arkeolojinin son yüzyıldaki en önemli buluşlarından biri olarak kabul edilen batık, Antalya-Kaş arasında kalan Uluburun mevkiinde, 1982 yılında süngerci Mehmet Çakır tarafından fark ediliyor. Önce George Bass daha sonra Cemal Pulak başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları 11 yıl sürüyor; binlerce dalış yapılıyor. Tarihin bilinen en eski gemisinin yer aldığı batıktan dev amforalardan altın ve gümüş takılara, savaş gereçlerinden hayvan derisinden yapılmış müzik aletlerine, cam külçelerden Nefertiti’nin kraliçe olduğunu kanıtlayan tek belge olan kraliyet mührüne kadar 2 bin obje çıkarılıyor. Paranın henüz icat edilmediği bir dönemde Miken, Kenan, Mısır ve Asur gibi Doğu Akdeniz medeniyetlerine ait ürünleriyle Uluburun Batığı, Doğu Akdeniz’deki ticaret ağını ve bu coğrafyada ticaretin nasıl yapıldığını gösteren en önemli kanıt durumunda. Batık sayesinde rüzgârların çizdiği dairesel rotaları izleyen ilk yelkenli gemilerin açık denizde yüzlerce deniz mili kat edebildiğini; Filistin kıyılarından Kıbrıs’a uzandıklarını oradan da Mısır’a ve Ege’ye ulaştıklarını öğreniyoruz. Tunç Çağı batıkları bu kıyılarda tarihi değiştirecek yeni keşiflerin ipuçlarını birleştirerek yazılacak yeni hikâyelerin hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor.

SİKKE VE MÜCEVHERAT SALONU

İtalyan Kulesi’nin alt katındaki Sikke ve Mücevherat Salonu hem nadide sikkelerden oluşan koleksiyonu hem de öğretici sergileme tekniği ile benzerlerinden ayrılıyor. MÖ 4’üncü yüzyıldan MÖ 2’nci yüzyıla kadar, köleler de dâhil olmak üzere, farklı statülerde çalışan insanların yüzyıllık aralıklarla kazandıkları para miktarının ve alım güçlerinin gösterildiği bölümde, MÖ 4’üncü yüzyılda 2 Tetradrahmiye alınan bir öküzün 200 sene sonra 20 Tetradrahmiye alınabildiğini öğrenebiliyorsunuz. Halikarnassos şehir devletinde kullanılan tüm para birimlerinin (sikke) sergilendiği vitrinde ise Mavzolos’un babası Hekatamnos’a ait nadide bir sikke ile aynı aileden gelen Karya satraplarının sikkeleri bulunuyor. Diğer vitrinlerde ise Halikarnassos’un çevresinde bulunan şehir devletlerinin sikkeleri kronolojik sıra ile sergileniyor. Sikke bölümü böyle... Mücevherat bölümünde ise akıtma ve telkâri tekniğiyle yapılmış kolye ile Mavsoleion kazısı sırasında bulunan altından yapılmış elbise süslemeleri görülüyor. Bu eserler milat öncesi çağlarda Anadolu’da maden işleme tekniğinin ne denli ileri bir düzeyde olduğunu da kanıtlıyor.

BODRUM’UN KARYALI PRENSESİ

1989 yılının Nisan ayında Yokuşbaşı Mahallesi’nde bir inşaatın temel kontrolü sırasında blok taşlarla karşılaşır işçiler. Ne olduğuna karar veremeyip yetkilileri haberdar ederler. Çevrede yapılan küçük çaplı bir kazı neticesinde bir mezar odası çıkar gün yüzüne. Odada bulunan lahdin üstünü kaldırdıklarında gördükleri mücevherlerinin parıltısıyla göz kamaştıran bir kadın iskeletidir. Bu lahdin Karyalı Prenses ya da Kraliçe Ada olarak adlandırılan sahibesi bugün Bodrum Kalesi’nin en yüksek noktasında, Baltalı Kule içerisindeki şölen evinde (Andron) tıpkı o günlerdeki hâliyle ağırlıyor ziyaretçilerini. Manchester Üniversitesi Tıpta Sanat Bölümü’nde görevli Dr. Richard Neave ve ekibinin aynı üniversitenin Arkeoloji Müzesi sorumlusu Dr. John Prag ile birlikte gerçekleştirdiği etlendirme çalışması ile kraliçe binlerce yıl süren uykusundan uyandırılmış. Etlendirme neticesinde ortaya çıkan yüzün Kraliçe Ada’nın akikten yüzük taşı üzerindeki portresi ve Priene, Athena Tapınağı’nda bulunan büstüyle olan benzerliği apaçık belirmiş. Akabinde kemikler ve dişler üzerine yapılan tarihlendirme çalışmaları sayesinde kafatasının Kraliçe Ada’ya ait olduğuna dair son şüpheler de ortadan kalkmış. Karya’yı (Muğla) 60 yıl yöneten Hekatamnos ailesinden bir asilzade olan Kraliçe Ada, MÖ 344-341 yılları arasında Pers Satrabı olarak Karya’yı başkent Halikarnassos’tan yönetmiş.

Kraliçenin huzuruna demir kuşaklar ve Karya baltalarıyla süslenmiş kırmızı aşı boyalı bir kapıdan girerken Antik Çağ Anadolu müziği çalınıyor kulağınıza. Kraliçe Ada’nın kapının sağ tarafında kalan lahdi üzerinde “Rahat Uyu” ibaresi görülüyor. Salon İon sütunları ile süslenmiş. Sütunların taşıdığı lento üzerinde Kraliçe Ada’nın hayatı çizgi roman tekniğiyle betimlenmiş. Salonda defne yaprakları ve mersin dalı çiçeği motifleriyle dikkat çeken altın çelenk ile antilop başlı bilezikler, yüzükler, kolyelerle birlikte kraliçenin tek parça ipek elbisesi (peplos) üzerinde görülen MÖ 4’üncü yüzyıl harikası altın süslemeler de sergileniyor.

CAM BATIĞI

Yıl MS 1025. Haçlı Seferleri olarak bilinen yağma savaşları henüz başlamamış. Doğu Akdeniz’de Bronz Çağı’ndan beri süregelen deniz ticareti canlılığını hâlâ koruyor. Tek bir farkla, ticaret artık Antik Çağ’da olduğu gibi kaplaması çakıldıktan sonra tamamlanan gemilerle değil günümüzde olduğu gibi önce kaburga bölümü yapılan gemilerle yapılıyor. İşte bu ticaretin parçası olan gemilerden biri Suriye limanlarından yüklediği cam külçelerini kırık camlarla beraber Bizans İmparatorluğu’na taşıyor. Marmaris yakınlarındaki Serçe Limanı mevkiine kadar sağ salim gelip demir atıyor. Mürettebat uykudayken çıpası kırılan gemi kıyıya sürükleniyor, çok geçmeden de batıyor.  Geminin kazısı 1977-1979 yılları arasında George Bass başkanlığındaki Türk ve Amerikalı su altı arkeologlarınca yapılıyor. Kıyıya yakın bir yerde 32 metre derinlikte yapılan bu meşakkatli çalışmada dünyanın ilk modern gemisinin omurgasıyla birlikte içlerinde Fatımi halifelerinin isimleri yazılı olan cam sencelerin (döneme ait baharat ve değerli madenleri ölçmek için kullanılan ağırlık birimi) ve üzerinde işlemeleriyle kırıksız bir bardağın da bulunduğu dünyanın en zengin İslam cam koleksiyonu ortaya çıkarılıyor. Değişik formlarıyla dikkat çeken yüzlerce cam eser dışında ağırlığı 3 tona yaklaşan cam külçeleri, dünyanın en eski satranç takımı, mutfak kapları, gemi tamir aletleri gibi Fatımiler ve Bizans başta olmak üzere Akdeniz üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan pek çok uygarlığın izlerini taşıyor.

AMFORA KOLEKSİYONU

İç kalenin girişinde sol tarafta kalan sundurmanın altında dünyanın en büyük amfora koleksiyonu sergileniyor. Arkeolojik kazılardan çıkarılanların yanı sıra süngerciler ve kangavacılar tarafından müzeye armağan edilen amforalar müze koleksiyonunun en büyük kısmını oluşturuyor. MÖ 1400’lerden MS 13’üncü yüzyıla uzanan tarihsel süreçte kullanılmış, kulplarında yapıldığı atölyenin işaretini taşıyan, sivri dipleri ile birbirlerinin üstüne oturtulup istiflenebilen bu amforalar Geç Tunç Çağı’ndan Orta Çağ’a binlerce yıl zeytinyağı, kurutulmuş balık, kuru gıda gibi ürünlerin ticaretinde kullanılmış. Bu bölümde bulunan harita üzerinde gösterilen Rodos, Knidos, İstanköy, Sakız ve Taşöz gibi yapım merkezlerinde imal edilmiş amforaların nasıl taşındığı, bunlarla nelerin taşındığı, gemiye nasıl istiflendikleri çizim ve tablolarla anlatılıyor. Deniz diplerinde batık gemilerin habercisi olan amforalar aynı zamanda Anadolu kıyılarındaki ticaretin yoğunluğunun da önemli bir göstergesi.

BODRUM KALESİ

Bodrum Kalesi sadece içinde barındırdığı eserlerin sergilendiği salonlarla değil, mimari görkem ve zarafetiyle de görülmeyi hak ediyor. Trablus’taki Crac des Chevaliers’yle birlikte Haçlı kalelerinin en iyi korunmuş örneği kabul edilen kale, üç tarafı denizlerle çevrili kayalık bir alan üzerine Antik dönemin harikalarından Mausoleum’un taşları kullanılarak inşa edilmiş. Kalenin yapımında ve yönetiminde görev almış Sean Jean Şövalyeleri’ne ait 249 aile arması geçitlerin ve kapıların üzerinde görülebiliyor. Bir zamanlar burada hüküm süren ailelere dair de en önemli kanıtları oluşturan bu armaların görülebileceği kapılardan geçilerek ulaşılan iç kale; Yılanlı Kule’nin yanı sıra İtalyan, Alman, Fransız, İngiliz kuleleriyle Orta Çağ Avrupa mimarisini yansıtan bir açık hava müzesi adeta. Bununla birlikte burası sadece tarihî ve mimari eserlerin görülebileceği bir yer değil. Başta zeytin olmak üzere defne, çam, dut gibi bölgede yetişen pek çok ağacın bulunduğu iç kale tarih meraklıları kadar doğaseverleri de kendine çekiyor. Üstüne üstlük bu yemyeşil bahçede ağaçların yanı sıra sardunya, kaktüs, begonvil gibi çiçeklerin oluşturduğu hoş manzarayı tavus kuşları, güvercinler ve kaplumbağalar gibi bir müzede görmeye alışık olmadığınız hayvanlar tamamlıyor.

Yazı: Mutlu Dursun - Fotoğraf: Nadire Günday

Online Bilet