AnadoluJet Magazin

Anadolu Kıyılarında Bir Ömür: George Bass

Tarihin ilk bilimsel su altı kazısı ve peşi sıra gelen önemli su altı keşifleri aynı coğrafyada, Anadolu kıyılarında gerçekleşti. Arkeoloji tarihine geçen bu büyük başarıların ardındaki isim de aynıydı.

MÖ 1200’lü yıllarda, Doğu Akdeniz Tunç Çağı’nın alacakaranlığında 14 metrelik küçük bir ticaret gemisi son yolculuğuna çıkıyordu. Yükü bakır külçelerdi. Bazıları henüz eriyik hâlindeyken Kıbrıs işaretleriyle damgalanmış, bazılarıysa katılaşan metalin içine kazınan sembollerle işaretlenmiş bakır külçeler... Kaptan, gecenin karanlığında toprak kandiline yağı dikkatle koydu, ışığın yardımıyla önce yükünü ardından da geminin kıç bölümündeki kişisel eşyalarını son bir kez kontrol etti: Metal işleme aletleri, birkaç tılsımlı skarabe ve yüzyıllar önce Suriye’de yapılmış, babadan oğula gururla aktarılmış ata yadigârı bir mühür.

Gemi, Kıbrıs’tan batıya doğru giden denizcilerin bilindik rotasını takip ediyordu. Antalya Körfezi’ni sağ salim geçtiler. Önlerinde aniden oluşan akıntılarıyla kötü bir şöhrete sahip olan Gelidonya Burnu vardı. Kaptan, puslu havada zorlukla seçilen adaların arasında yol almaya çalışırken küçük gemisi akıntıya karşı koymaya çalışıyordu. Önce büyük bir gürültü duyuldu. Ardından geminin kıçı kocaman bir kaya bloğunun üzerine oturdu, pruvası iskele tarafına yan yattı. Göz açıp kapayıncaya kadar suyun dibine batan gemiden geriye kalanlar 3 bin 200 yıl boyunca rahatsız edilmeden yerinde duracaktı…

Bütün Bir Yaz Suyun 33 Metre Altında

Türkiye kıyılarında suyun altında yatan bir gemiden bahsediyordu Profesör Rodney Young. Agememnon ile Aşil’in kavga ettiği zamanlardan bir kalıntı, 3 bin yıldan daha yaşlı bir gemi… “Keşif gezisinin arkeoloğu olmak için nasıl dalınacağını öğrenmek ister misin George?” Soruya hiç düşünmeden evet cevabını vermişti. Endişe bulutları cevabının arkasından geldi: Toprağa gömülü şehirlerin ortaya çıkarılması alışılageldik bir durumdu. Peki ya su altındaki gemiler? Üstelik dalmayı da bilmiyordu. Öğrencilik yıllarında dalgıçlık hakkında pek çok kitap okumuş ama bir gün sırtına tüpleri bağlayabileceği aklına hiç gelmemişti. Hemen bir dalış kursuna yazıldı, ne var ki kursu yarıladığında henüz bir dalış tüpü bile görememişti. Eğitmenine çaresiz gözlerle bakarken dilinden şu cümleler dökülüyordu: “Efendim bir an önce tüplü dalışı denemem gerekiyor, bütün bir yaz suyun 33 metre altında olacağım da…” Havuzda yaptığı ilk ve tek dalış denemesinden birkaç hafta sonra Türkiye’ye doğru yola çıkmıştı bile.

Bu, George Bass’in Türkiye’ye ne ilk gelişiydi ne de Türklerle ilk tanışıklığı. 1953 yılında, genç bir arkeoloji öğrencisiyken adım atmıştı Anadolu topraklarına. Arkadaşları çıktığı Türkiye gezisinin amacının Anadolu’daki harabeleri görmek olduğunu düşünse de gerçek biraz farklıydı. Bir gemi yolculuğunda tanışıp peşinden Ankara’ya geldiği Amerikalı genç kızın nişanlı olduğunu öğrenmiş, gönül yarasını Türkiye’deki arkeolojik alanları gezerek sarmıştı. 1956 yılında ise Pensilvanya Üniversitesi’nden Profesör Rodney Young ile birlikte kazı çalışmaları için Gordion’daydı, Büyük İskender’in Gordion Düğümü’nü kılıcıyla keserek Asya’nın hâkimi olduğu topraklarda…

Türklerle iletişimi iyiydi, yanında çalışan Anadolu insanına sevgiyle bağlanmıştı. Mesai bittikten sonra güreş tuttuğu, düğünlerinde halay çektiği köylüler de onu sevmişti. Ne var ki hiç hesapta olmayan askerlik çağrısı onu Türklerden değil ama Anadolu coğrafyasından koparıyordu. Kader bu ya Kore’de, Türk tugayının içinde konuşlanan tek Amerikan birliğinde görevliydi. Bu görevi boyunca insanlar ve makineler hakkında edindiği tecrübenin üniversite diploması kadar önemli olduğunu söyleyecekti sonraki yıllarda.

1960 Haziranının o sıcak gününde, içinde ekip arkadaşlarının da bulunduğu arabayla küçük bir Ege kasabasına doğru yol alırken aklından belki de bunlar geçiyordu. Yokuşbaşı’ndan inerken önce masmavi denizi ardından ihtişamlı kaleyi gördüler. Yol kenarındaki tabelada Bodrum yazıyordu… Nüfus: 5 bin.

Bodrum’daki birkaç günlük hazırlıktan sonra ekipten bazıları tekneyle yola çıktı. Diğerleri ise arabayla karadan... Sakin bir günün ve gecenin ardından tekne Gelidonya Burnu’na en yakın kara parçası olan Finike’ye varmıştı. Yakınlarında, açıklarda bir yerde o güne dek görülen en eski gemi batığı yatıyordu.

Sıtma Hapları ve Çay

Gelidonya Burnu’ndaki kazının ilk günleri zorlu geçiyordu. Kampı kuracakları yer için batığa yaklaşık bir saatlik uzaklıkta, Kemal Kaptan’ın su kaynağı olduğunu anımsadığı 10 metrelik çakıl plajda karar kıldılar. Etrafı yüksek kayalıklarla çevrili plaj güneye bakıyor ve sıcaklık insanı bir fırının içindeymiş gibi etkiliyordu. Güneşlik görevi gören brandalar sayılmazsa ellerindeki tek mobilya içlerindeki malzemeleri boşalttıkları kasalardı. Makine atölyesi, konservasyon laboratuvarı gibi havalı isimleri olan bölümler sahil boyunca sıralanan üstü brandalarla kaplı alanlardan ibaretti. Yemek de başlı başına problemdi. Bir keresinde kahvaltıda ne olduğunu soran ekip arkadaşına verdiği “Sıtma hapları ve çay” yanıtı hâllerini tüm açıklığıyla ortaya koyuyordu.

Kara kadar suyun altı da hem ruhen hem de fiziken zorlayıcı oldu. Bass, ilk haftanın sonunda Profesör Young’a şunları yazıyordu: “Oldukça gerilimli bir iş. Sanırım bir dalışın ardından insanların birbirine arkadaşça yaklaşmaları pek mümkün değil. Basınç odalarımız hâlâ gümrükte ve uzun bir dalıştan sonraki 1 saati vurgun belirtilerini bekleyerek geçirmekten pek hoşlanmıyorum.”

Sonbahara doğru kazı tamamlandığında ortaya çıkan sonuç etkileyiciydi. Katlandıkları zorluklar meyvelerini vermişti. Tarihin ilk bilimsel su altı kazısı başarıyla noktalanmış ve o güne kadar bulunan en eski gemi batığı gün ışığına çıkarılmıştı. Bu, arkeoloji tarihinde yeni bir çağın başlangıcını müjdeliyordu. Gelidonya başarısının ardından ülkesine dönen Bass, 1961 Temmuzunda yine Bodrum’daydı. İlkinden daha kalabalık bir ekiple Turgutreis açıklarında Yassıada su altı kazısına başlıyordu. Tarihin ilk Bizans batığı kazısı da başarıyla sonuçlandı. Yapılan binlerce dalış neticesinde elde edilen amfora, kandil, çıpa ve paraların yanı sıra su altı çizimleri, fotoğraf çekimleri, plan çıkarma konularında geliştirdiği çözümler kendinden sonraki nesiller için mücevher değerindeydi.

George Bass durmak bilmiyordu. 1972 yılında kurduğu su altı arkeolojisi enstitüsü AINA (INA) Ege ve Akdeniz’in maviliklerinde araştırmalarına devam ediyor, Şeytan Deresi gibi batıkları su yüzüne çıkarıyordu. 1977 yılına gelindiğinde heyecan verici bir buluşun eşiğindeydiler.

Milyon Parçalı Yapboz

Su altındaki kayanın tabanına sıkışmış cam parçası 33 metre derinlikte parlıyordu. Onu çekip çıkarmak için uzanmasıyla parmağının kesilmesi bir olmuştu. Suyun derinliklerinde süzülerek kırmızıdan zümrüt yeşiline dönüşen kan bulutunu fark etmedi bile. İlerleyen haftalarda tüm ekibin elleri kesiklerden görülmeyecekti. Serçe Limanı, önemli bir cam batığına ev sahipliği yapıyordu. Pek çok seferinde olduğu gibi ipuçlarını yine bir süngerciden, Mehmet Aşkın’dan almışlardı. 1025 yılında battığı düşünülen tekneden üç yıldan uzun süren çalışmalar sonucunda 3 ton cam çıkarıldı. Parçaların birleştirilmesi de en az su altındaki mesai kadar meşakkatliydi. Bass şöyle diyordu: “Bir ampulü yüksekten yere bırakın. Sonra da etrafa dağılan parçaları düzgünce birleştirmeye çalışın… Biz batıktan çıkan 1 milyon cam kırığını birleştirmeye çalışıyorduk.” Bugün Bodrum Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen eserler dünyanın en büyük İslam cam koleksiyonunu oluşturuyor.

Paletleri Asma Vakti

Serçe Limanı’nın ardından; MÖ 1300 yılına tarihlenen ve dünyanın bilinen en eski batığı olan Kaş Uluburun batığının da, Çeşme’nin güneyindeki Tektaş batığının da çıkarılması çalışmalarında rol aldı George Bass. Ancak artık yaşlandığını, paletleri asma vaktinin geldiğini hissediyordu. Arada sırada dalacak ancak zamanının büyük bir kısmını araştırma sonuçlarının yazılmasına adayacaktı. Uluburun’da kazı başkanlığını parlak öğrencisi, günümüzün tanınmış su altı arkeologlarından Cemal Pulak’a devretmişti bile. Son dalışını 2010 yılında, bu kararı aldıktan tam 23 yıl sonra yaptı. Gelidonya Burnu kazısının, bir başka deyişle su altı arkeolojisinin doğuşunun 50’nci yıl dönümünde… Yıllar boyunca hep yanında olan eşi Ann ve ilk ekipten geriye kalanların da dâhil olduğu grupla Gelidonya Burnu’nda bir araya geldiler. 77 yaşındaki Bass jübilesini her şeyin başladığı yerde yapmıştı.

George Bass bugün 84 yaşında. Yaşadığı rahatsızlıklar hareket etmesine artık izin vermese de zihni arkeolojiyle meşgul olmaya devam ediyor. Etkileyici kitabı “Denizler Altında Arkeoloji”nin son cümlesini anarak kendisini selamlayalım: “Ben istiyordum ve hazırdım. Yoksa sadece alın yazım mıydı?”

Yazı: Fethi Burçin Ünlü - Fotoğraf: Boyut Yayın Grubu Arşivi

Online Bilet