AnadoluJet Magazin

Akdeniz'in Güzel Balkonu Bozburun Yarımadası

Bir düş yarımadası arıyorsanız, Bozburun’u görmelisiniz. Yol üzerinde, denize bakan tepelerden gördüğünüz manzaraları seyretmeye doyamayacağınız için gideceğiniz yerlere hep geç varacağınızdan eminim.

Açıp bir Türkiye haritası, bakın! Can Yücel, Datça’nın da üzerinde bulunduğu Reşadiye Yarımadası için “Anadolu’nun uzak zürafası” der ya, komşusu Bozburun Yarımadası’nın harita üzerindeki şekli de, denize uzanan ağzı açık bir ejderha başına benzer. Hatta bir korsan gemisinin önüne yerleştirilmiş ahşap bir ejderha başına… Neden olmasın! Bozburun Yarımadası’na varanın hayal gücüne deniz mi dayanır? Benzetme bir yana, hepimiz biliyoruz ki, bir zamanlar bu yarımadayı “in”leri yapan korsanlar tarih kitaplarının sayfalarında kaldı çoktan. Sünger avcıları bile torunlarının anılarında yaşıyor. Eylül ayının bu sakin günlerinde ise, Bozburun’un suları denizin keyfini çıkaran turistleri; dümeninde onun değerini bilen denizcilerin olduğu yelkenlileri ağırlıyor.

Bozburun’da akşam olurken Kırkkuyular’da kovasını kuyuya sallandıran köylü kadın, eşeğine yükleyip güğümleri, evine dönüyor. Tekne yapan ustalar çekiçlerini, bıçkılarını bir kenara bırakıp iskeleye yorgunluk kahvesi içmeye gidiyor. Sonra ay, adaların üzerinden mırıldanır gibi doğuyor. Böyle başlıyor gece. Ruhunuza huzurla iniyor gecenin serinliği. Bir esinti var hep, insanı sevindiren. Son yelkenli kuytu bir sığınak bulmak üzere koylardan birine girerken tepelerdeki kekikler uykuya dalıyor ama kokuları karanlığı sarıyor.

Bozburun Yarımadası, kardeşi Reşadiye Yarımadası ile birlikte Akdeniz’in en güzel iki balkonu… Yarımada, birbirinden güzel köy ve kasabaların coğrafyası: Hisarönü, Orhaniye, Turgut, Selimiye, Bayırköy, Bozburun, Söğüt ve Taşlıca. Serçe Limanı ve Bozukkale’yi de eklediniz mi, tam bir güneş şenliği. Bu yüzden de kavurucu sıcaklar maviliğin üzerinden çekilirken yarımadayı dolaşmak bir gezgin için ayrı bir mutluluk… Virajlardan tırmanıp teneke kutulardan saksılara ekilmiş sardunyalarla çevrili restoranlardan birinde soluklanmak ne güzel… O zaman tutup eylülün elinden, Bozburun’a doğru yola çıkmalı…

İster Dalaman Havalimanı’na uçun, ister Bodrum Havalimanı’na fark etmez, Bozburun Yarımadası’na giderken yolunuz Marmaris’ten geçecek. Marmaris’ten sonra iki seçeneğiniz var; ya Datça yönüne gidip Hisarönü-Orhaniye-Selimiye hattından Bozburun’a doğru ilerleyeceksiniz ya da İçmeler’den Bayırköy’e, oradan ister Söğüt’e, ister başka bir köye varacaksınız. Nereden giderseniz gidin, Marmaris’e dönüyorsunuz. Ben ilk yolu seçiyor, Hisarönü’ndeki Martı Marina’ya varıyorum. İskelelere bağlanmış yüzlerce tekne ve maviliğin içinde kaybolur gibi marinadan denize açılan yelkenliler yarımadada nelerle karşılaşacağımın ipuçlarını veriyor. Orhaniye köyünde ise korunması gereken ilginç bir plaj beni bekliyor. Kızkumu denen yerde, kumların hareketleri sonucunda koyun içinde 600 metrelik, kızıla çalan bir yol oluşmuş. Kıyıdan bakınca, insanlar denizin üzerinde yürüyorlarmış gibi görünüyor gözünüze. Bunu şifa için yapanların sayısı da az değil. Rehberleri bir yandan yürürken, bir yandan hikâyeyi anlatıyor onlara: “Bir zamanlar bu kıyılarda yaşayanlar korsan saldırılarından bezmişler. Köyün en güzel kızının peşine düşmeleri bardağı taşıran damla olmuş. Kız eteğine kızıl kumlar doldurup kaçmaya başlamış. Döktüğü kumların üzerine basa basa denizin içinde koşuyormuş ki, birden kumlar bitmiş. Kız da suların içinde kaybolmuş gitmiş.” Bu sözler yürüyenleri biraz tedirgin etse de, bunun yalnızca hikâye olduğunu bilmek yüreklerine su serpiyor. Bazı günler Kızkumu’nda iğne atsanız yere düşmüyor.

Turgut köyü ise, çağlayanı ile turistlerin gözdesi. Cip safariye çıkan turistler molalarından birini bu çağlayanın serinliğinde, sık ağaçların altında veriyor. Çağlayanın “cadı kazanı”, doğal havuza dönüşmüş. Sulara kendini atan atana.

Köyden çağlayana giden yol üzerinde, biçimi piramidi andıran ilginç bir yapı var. Yol üzerinde demek yanlış aslında, yola yakın yüksek bir kayanın üzerinde… Taş yapı üç bölümden oluşuyor. Büyük bir kısmı toprak altında kalan birinci bölüm MÖ II. yüzyıla tarihleniyor. Mezar ya da gözetleme kulesi olduğu düşünülen bu bölümün üzerine bir taş oda yapılmış. Kapının üzerinde bir lahit var. Üçüncü bölüm ise, bir külah gibi duran sivri kubbe… Bayırköy’e vardığımda, köy meydanındaki 2 bin yıla ömür dayamış anıt çınar ağacının altında bir kahve içiyorum. Meydandaki tezgâhlarda bal, kekik, keçiboynuzu ve bitki sabunları, sedir ağacı yağı satılıyor. Selimiye, yarımadanın en popüler noktalarından biri… Hem ünlü restoranları hem rüzgârlara kapalı sakin kıyısı hem de sempatik çarşısı ile herkesin gözdesi. Özellikle akşamları iskelelerdeki masalarda yemek yiyenler arasında medyadan tanıdığınız kişilerle karşılaşabilirsiniz.

Selimiye’den sonra vardığım Bozburun’un küçük yat limanında, yatlardan çok gezi tekneleri var. Hepsi de buradaki tersane ve atölyelerde yapılmış. Bozburunlular denize neredeyse bir donanma indirmiş! Yarımadanın kadınları iş konusunda erkeklerden aşağı kalır değil. Turistlerin yemeklerini yapıyor, ağ onarıyor, demir atıyor, gerekirse tekneleri de boyuyorlar. Yarımadada 70’lere kadar süngercilik ve balıkçılık geçim kaynağıydı. Köye gelenler kucaklarında kendilerine armağan edilen süngerlerle dönerlerdi geldikleri yere. Şimdilerde ise salaş lokantalar ve giderek güzelleşen pansiyonlar var. Bozburun’da “Ada Boğazı” denilen yer, köyün açık denize varan ağzı. Deniz, içindeki antik kalıntıları öyle bir mavi kucaklıyor ki, insan bir an önce kendini sulara atmak ve aralarında yüzmek istiyor. Sudaki taş duvarların içleri birer havuza dönüşmüş. Deniz, rüzgârla birlikte yanıma sokuluyor. Sonra omzumdan aşıp sardunyaları selamlamak için Avlana mahallesine gidiyor!

Bozburun ile Söğüt köyü arasındaki 8 km’lik yol ise insanı durdurup aşağılara baktırıyor. İnsanın kalem kâğıda sarılıp şiir yazası geliyor. Ufukla birleşen denizin mavisi, zamanı boyayıp içime akıyor. Saranda Koyu’na inmeden önce tepeden Simi Adası’na bakıyorum. Ardında beyaz köpükten çizgiler bırakarak ufuk çizgisine doğru ilerleyen yelkenlileri seyrederek dalıp gidiyorum. Buralardan Mavi Yolculuk tekneleriyle geçen Bedri Rahmi’yi, Halikarnas Balıkçısı’nı düşünüp gülümsüyorum. Sonra, Manzara Restaurant’ın en az kahvaltısı kadar dillere destan yemeklerine çatal bıçak indiriyorum! Restoranda yedi çeşit peynirli börek, tereyağ, kaymak ve sarımsaklı köz patlıcan, deniz ürünlü fettucini, kaburga ile balıktan ahtapota tüm deniz ürünleri dünya mutfaklarının en üst standardında servis ediliyor. Yemekten sonra rezervasyon yaptırdığım Denizkızı Pansiyon’da kalıp sabah kiraladığım tekneyle açılıp ıssız kumsallarda yüzmeyi düşlüyorum. Belki Bodrum Su Altı Arkeoloji Müzesi’nde gördüğüm bir XI. yüzyıl kadırgası olan ünlü Serçe Batığı’na adını veren limana da gider, eski süngercilerin birinden deniz maceralarını dinlerim saatlerce. Ben bunları düşünürken, restoranın hoparlörlerinden bir şarkı yükseliyor. Bülent Ortaçgil, “Bozburun”u söylüyor: “Kokuların şarkısı başlar / Ne çocuk sesi ne kent uğultusu gelir / Mişli geçmişte sorunlar saklanır / Aya dokunmanın tam zamanıdır / İçim kıpır kıpır deniz kıpırtısız / İçim kıpır kıpır deniz kıpırtısız…” Şefe sesleniyorum: “Müziğin sesini biraz daha açar mısınız? Şarkı, dalgaların sesine, kekiklerin, karabaş otlarının kokusuna karışsın!”

BİLGİ

AnadoluJet, her gün Ankara-Dalaman arasında direkt, İstanbul-Dalaman arasında aktarmalı seferler düzenliyor.

Yazı - Fotoğraf: Akgün Akova

Online Bilet