AnadoluJet Magazin

Güneydoğu’daki Gökkuşağı Gaziantep

“Barak düğünlerinden baklava dilimlerine, Yesemek’teki Hitit heykellerinden dövmeli alaca çorbalarına, Zeugma mozaiklerinden sedef kakmacılara, Rumkale’den çarşıdaki meyan şerbetçilerine kadar ne güzelsin sen Gaziantep” demek gerek önce, merhaba niyetine!

Dülükbaba mesire yerinde yüzlerce mangal yakılmış, dumanları tütüyor. Patlıcanlı, biberli kebaplar şişlere diziliyor, ayranlar çalkalanıyor. Ağaçların altı ana baba günü. Gaziantepliler her hafta sonunda olduğu gibi yine ailece oradalar. Benim bir yabancı olduğumu hemen anlıyor, sofralarına buyur ediyorlar. Kimisi bisiklet tamircisi, kimisi baharatçı, kimisi gelinlikçi, kimisi bakır ustası… Onların kenti Gaziantep’i anlatmaya nereden başlamalı diye düşünüyorum bana uzattıkları etlerin üzerine kekik serperken. Bir zamanlar kahvenin cevizden oyulmuş dibeklerde dövüldüğü, dört yüz yılı devirmiş Tahmis Kahvesi’nden başlamaya karar veriyorum.

Bir gezimde öğle üzeri Tahmis Kahvesi’nde melengiç kahvesi içip buranın yaşlı müdavimleri ile sohbet ederken aniden bir saz topluluğu içeriye girmiş, on beş dakika kadar çaldıktan sonra selam verip bahşiş toplayarak çıkıp gitmişlerdi. Gaziantep böyledir işte; beklenmedik anlarla doludur, şenliklidir ve enerji yüklüdür. Bu enerji, sabahleyin “hayat” adı verilen avlulara çamaşırların asılmasıyla başlar; sonra sokak sokak dolaşır, selam alır selam verir, çarşılara varır, kepenkleri açtırır. Öbek öbek kurutulmuş bamyaları, acurları, biberleri çengellere astırır, sonra kalenin merdivenlerini tırmanıp kente şöyle bir bakar ve mırıldanır: “Tuz ekmek olalım!”

Gaziantep’in bu enerjisini içimde hissederek, koşum takımlarından boncuklara, kurutulmuş gülhatmilerden gül yapraklarına kadar her şeyin satıldığı çarşıları dolaşıyorum. Direkçi Pazarı’ndan Külekçi Çarşısı’na kadar… Bir delikanlı cevizli Antep sucuklarını ve tarhanaları tezgâha yerleştiriyor. Elmacı Pazarı her zamanki gibi hareketli. Fıstıktan kuru kayısıya, safrandan karpuz çekirdeğine binbir ürün, çuvalların içinde müşterilerini bekliyor. Bakırcılar Çarşısı’nda yürürken bir meyan şerbetçisi elindeki sebil bardağını bana uzatıyor, “Hayrına!” diyerek. Tabanı manda, yüzü keçi derisinden yapılan bir tür ayakkabı olan ve eskiden sumak yaprakları ile tabaklanan yemeni satıcılarının önünden geçiyorum. Bu sanatın son ustalarından Recep Dinçerler’in yıllar önce onu fotoğraflarken söylediği bir sözü anımsıyorum: “Bugünkü hayat, vuran ayakkabılara benziyor. Herkes eğri büğrü yürüyor bu yüzden…” Gayriihtiyari yürüyüşüme bir göz atıp kendime çekidüzen vererek sedef kakma ustalarının yanına varıyorum. Ceviz ağacının içine motifler çizilerek deniz kabuklarının sedefli yüzlerinin içine gömüldüğü bu sanat ahşabı güzelleştiriyor. Öğle yemeğinde, İmam Çağdaş lokantasında tek lahmacun üstüne ayranımı yudumlayarak Alinazik kebabı yiyorum. Yan masadaki turistler parmaklarını da yemek üzereler! Akşam yemeğini içinde Kent Müzesi ve kutnu satış mağazalarının da bulunduğu Bayaz Han’daki lokantalardan birinde yemeyi planlayarak yola devam ediyorum. Son yıllarda giderek çoğalan ve kentin değerini artıran küçük müzelerinin bazılarını ziyaret ediyorum. Emine Göğüş’ün adını taşıyan müzede Gaziantep mutfağının püf noktalarını ve tarihini öğreniyorum. İstanbul Oyuncak Müzesi’nin de kurucusu şair Sunay Akın’ın girişimleriyle açılan Oyun ve Oyuncak Müzesi’nde çocukluğun masalsı dünyasına adım atıyorum. Bir bölümü mağara olan ve Kurtuluş Savaşı sırasındaki Antep savunmasını anlatan Şahinbey Savaş Müzesi’ni, sonrasında Medusa Cam Müzesi’ni geziyorum. Hasan Süzer Etnografya Müzesi’nin de içinde bulunduğu tarihî evin güzelliğinden etkileniyorum. 1933’te Atatürk’ün kente gelip kaldığı evin restorasyonu ile oluşturulan Atatürk Anı Müzesi’nde Cumhuriyet tarihinden sayfaları bir kez daha gururla çeviriyorum. Ardından binlerce yıl öncesine gitmek için Zeugma Mozaik Müzesi’nin kapısından içeriye giriyorum. Çağdaş müzecilik anlayışıyla planlanan müzelerden birindeyim. Rengârenk küçük taşlar ve sabırla birleştirilmiş mozaikler beni mitolojik öykülerle karşı karşıya getiriyor. Belkıs Harabeleri olarak da anılan Zeugma antik kentinin baraj sularının altında kalmasından önce kurtarılmış mozaiklerde Okeanos, Ariadne ve Eros gibi mitoloji kahramanları, geometrik desenlerle süslü çerçeveler içinde bana bakıyorlar. Bazıları öylesine canlı ki, taş parçalarından doğan bu sanatı zirveye taşıyor. Ünlü “Çingene Kızı” da bunlardan biri. Küçük bir mozaik parçası olsa da, kentin simgesi hâline gelmiş durumda ve müzede özel bir bölümde tek başına sergileniyor. Poseidon Villası’nda bulunan siyah renkli Mars Heykeli de müzedeki değerli eserlerden biri.

Ertesi sabah erkenden Gaziantep merkezinden Islahiye’nin Yesemek köyüne doğru 113 kilometrelik bir yolculuğa çıkıyorum. Orada beni bir heykel tarlası bekliyor! Karatepe sırtının yamacında, Eski Yakın Doğu’nun en büyük heykel atölyesi… Yamaç kimi yarım bırakılmış, kimi omuz omuza, kimi yan yatmış Hitit heykelleri ile kaplı. Bu heykeller, tıpkı Nemrut Dağı’ndaki tümülüsün içindekine benzer sırlar saklıyorlar. Hepsi menekşemsi koyu gri renkte volkanik bir taş olan bazalttan yapılmış. Taş ocağı tepenin hemen ardında. Heykellerin neden böyle yarım bırakıldığı hâlâ bilinmiyor. Taş ustaları binlerce yıl önce başladıkları yapıtlarını neden tamamlayamadılar sorusu henüz yanıtsız. Ancak yapılan heykellerin Hitit kentlerine götürüldüğünü, orada kapılara, tapınaklara, meydanlara yerleştirildiğini biliyoruz. Ne şartlarda taşındıkları da başka bir muamma. 1890’da buraya gelen Felix von Luschan ve arkadaşlarının Hadad heykelini 7 kilometrelik yol boyunca seksen kişi ile nakledebildiklerini biliyoruz.

Yesemek’e ilkbaharda giderseniz tarlaları dolduran dağ sümbüllerinin morluğunu görebilir ve göç yolundan dönüp Tahtaköprü baraj gölüne inen pelikan sürülerinin kanat seslerini duyabilirsiniz. Sonbaharda ise, Yesemek köyüne varan yolların kıyıları kırmızıya keser. Zaman biber hasadı zamanıdır ve biberler kurutulmak üzere tarlaların üzerine serilir. Biçilmiş başakların sarılığı ile biberlerin kırmızısı birbirine karışır, coğrafya bir tuvale dönüşür. Geceleri ise işçi çadırlarının arasında yakılan ateşlerde yaşlı kadınlar çocuklara masallar anlatır.

Öğleden sonra rotamı bambaşka bir yöne çeviriyorum. Akşam güneşini Fırat Nehri ile Merzimen Çayı’nın birleştiği noktada, Rumkale’de karşılamak için Yavuzeli’ne doğru yola koyuluyorum. Sular yataklarını genişletmeden önce, Rumkale’ye tırmanmak isteyenlerin gözleri korkarmış. Şimdiyse, etrafında kayıklar ve tekneler dolaşıyor. Şu güzelim memlekette akşam güneşiyle sulara vuran Rumkale yansıması kadar etkileyici çok az şey var diye düşünürüm hep karşı kıyıdan bakarken. O sırada ötelerden, Urfa’nın Halfeti’sinden kalkan gezi tekneleri dolanır çevresini. Yukarıdan geçen kartalların ataları kaleden yükselen ilahileri, Fırat’ın taşkınlığını, geceleri yakılan ateşlerin cızırtısını duymuşlardı. Adları dünyayı tutmuş Büyük İskender ve Sezar, ayrı ayrı zamanlarda, kalenin aşağısındaki Fırat’ın kıyısından atlarının sırtında geçmişler ve belki de ay ışığı onların yüzlerine ve atların yelelerine vurmuştu.

1149-1292 arasında burada Ermeni Patrikliği bulunuyordu. Aziz Nerses’in Rumkale’deki mezarı yüzyıllar boyunca Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler ve Müslüman Türkler tarafından kutsal bir yer olarak ziyaret edildi. Şu sıralar restorasyon çalışmaları bitmek üzere olan Rumkale, yeniden turizme açılacak. Rumkale’yi sarıdan turuncuya döndüren güneşi ardıma alıp Gaziantep’e dönerken bir dahaki gelişimde bu kez Rumkale’nin tepesinden dünyaya bakacağıma söz verdim. Üzerinden geçen bir kartal da seslendi: “Söz verdin bak! Ben de tanığım!”

Yazar : Akgün Akova – Foto : Akgün Akova/METİN BURAK Kınacılar

Online Bilet