AnadoluJet Magazin

PARMAKLARIYLA DÜŞÜNEN SANATKÂR ŞERİF MUHİDDİN TARGAN

Doğu ile Batı’yı aynı sahnede birleştiren büyük bir yetenek, başarılı bir eğitimci ve kendi ekolünü oluşturmuş bir virtüöz…

Ciddi toplumsal değişimlerin yaşandığı bir yüzyılın sonunda dünyaya gelen, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) torunlarından, son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın oğlu Şerif Muhiddin Targan, geleneğin ötesine geçecek farklı müziksel eylemlerin öncüsü olduğunu daha çocukken belli eder.
Dünyaca ünlü her sanatçının ortak yanıdır çocukluktaki sanatsal keşifler. Çocuk, hayal gücünü ve teknik kapasitesini mekânı/uzayı fethetme aracı olarak kullanır. Böylece ortaya sürece bağlı, değişken ve dinamik bir oyun çıkar. Fiziksel ve ruhsal donanımlar da bu oyunun kahramanlarını farklı kılar. İşte o özel çocuklardan biridir Şerif Muhiddin. 1892 doğumlu Şerif, müziğe 3-4 yaşlarında ilgi duymaya başlar. 5-6 yaşlarında öğreneceği “Üsküdar’a Gider iken”, “Kabağı da Boynuma Takarım” gibi türküler ve Âsım Bey’in “Rast Peşrevi”nin birinci hanesi aklından hiç çıkmaz. Bir kere oyun başlamıştır. Kimi geceler köşklerine fasıl yapmak için gelen Ali Rıfat Çağatay, Rauf Yekta Bey ve Kanunî Hacı Ârif Beyler gibi önemli konukları dikkatlice uzaktan uzağa dinler ve değiştirilmiş ya da atılmış telleri sabah etraf temizlenmeden toplar. Neden? Çünkü üretkenlik arzusu içgüdüsel olarak onu harekete geçirmiştir. O zamanlar elindeki tek sermaye birikimini, yani odada bulduğu telleri üç burgulu tahtaya takıp sesler çıkarmaya yarayan ilk çalgısını yaparken kullanır.

Daha sonraları, 10 yaşına geldiğinde Şerif Muhiddin’in eline küçük bir ud geçer ve kilitli misafir odasındaki kanepenin altına onu usulca gizler. Böylece, davetsiz misafirleri sınırlarının dışında tutar. Babası geometri, matematik, İngilizce ve tarih derslerini ihmal edeceği düşüncesiyle Şerif Muhiddin’in müzikle olan ilişkisine pek sıcak bakmaz. Oysa yeryüzünü malzeme olarak henüz küçük yaşlarda kullanan bu çocuk, ne olursa olsun eserler verecek ve kendi kurduğu yeni dünyada var olanları gizlilikten açığa çıkaracaktır. İnsanlar da onun farkındadır. Nasıl ki bebeklerin yaşamlarında sütnineler, dadılar ve dayeler var ise küçük Şerif Muhiddin’e yardımcı olan bir meleği, dadısı vardır. Misafir odasının kilitli kapısının anahtarı da bu sırdaşındaydı. Dadı, Şerif Muhiddin’in başarma arzusu önündeki engelleri kaldıranlardan biri olur. Oyun daha da hızlanmaktadır.

Uykusuz Geceler
Evde herkes uyuduğunda, gece yarısı şamdan yakılır, Şerif Muhiddin’in yattığı oda ile aradaki üç büyük koridor geçilerek mesafeleri kısaltan büyük bir aşk ile ud ele alınır. Aslında amacı zamanın ve mekânın direncini kırarak şehirdeki diğer insanlardan en çok soyutlandığı anların içinde yaşamaktır. Düş gücü bir araya getiricidir. Çocukluk işte…

Çamlıca’nın en güzel tepelerinden birinde, Boğaziçi’nin eşsiz manzarasını gören penceresinin önünde saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmaz. Ta ki kendi kendine yoruluncaya kadar. İstanbul’un göklerini aydınlatan ruhi mumları, yani minareleri görünce sabahın yaklaştığını anlar, erken kalkanların onu ele verecekleri korkusuyla udu yerine koyar ve hemen yatağına döner. Öyle dalar ki mevsimlerin geçtiğini ancak üç sene sonra, uykusuz gecelerin neden olduğu hastalığın baş göstermesiyle anlar. Neyse ki ciddi bir şey değildir. Anne elindeki sihri hastalandığı gece fark edecektir o küçük çocuk. Alnında gezen o mübarek eller yüreğine, zihnine ve ruhuna “Bir şeyin yok oğlum.” diyen sözcüklerle tesir edecektir. Duyular ruha anlam vermiştir. Şükür ki bu hastalık yeni bir şeylerin müjdeleyicisi olur. Artık dersler bitirildiğinde akşamları Şerif Muhiddin’in çalışmasına müsaade edilir. Gerçeklik kapıyı çalmıştır. Bir süre sonra aile fertleri ve babasının özel misafirleri onu dinlemek için odasına bile gelmeye başlar. Şerif Muhiddin’i içinden çıktığı ya da kendisini belirleyen müziksel yaşamdan ayırmak, açıkçası ayrılmaz şeyleri ayrıştırmak anlamına gelirdi. Yaptığı işin önemini ve kamusal yararını, gelecek kuşakların uddaki mutluluğuna yapacağı katkıyı çok küçük yaşlarda işte anlattığım bu özelliklerle kavramıştır. Doğu ve Batı kültürlerine vakıf, Peygamber ahfâdı bir ailenin çocuğu olarak başladığı yaşamı ona farklı coğrafya ve iklimlerde müziğini icra etme imkânları sunar.

Müziksel Köprüler: Ud ve Viyolonsel
Bir çalgıdan çıkan, belki de unutulacak geçici sesleri sanatıyla kalıcı ezgilere dönüştürmüştür Şerif Muhiddin Targan. Doğu ile Batı’yı aynı sahnede birleştiren bir ud ve viyolonsel virtüözüdür. Udun nasıl çalındığına dair yazılı kaynaklar bizlere maalesef çok şey söyleyemiyor. Targan, adeta kayıp bir geçmişi geri getirme girişiminin temsilcisidir. O, köklü bir dönüşümün gerçekleştiricisi, bir solist ve özel bir ustadır. 1928 yılının New York’unda, viyolonsel virtüözü Pablo Casals (1876-1973) ve gitar virtüözü Andres Segovia (1893-1987) gibi müzik tarihine “deha şehri”nin saygın sakinleri olarak geçmiş dev isimlerin sahne aldığı Town Hall’dadır.  Bu salonda hem uduyla hem de viyolonseliyle tarihsel açıdan “yeni” olanı ortaya koymuştur. Ta Amerikalarda verdiği o konseri kimler dinlemiş bir bilseniz… Dünyanın en büyük ustaları... Bütün zamanların en iyileri arasına giren kemancılar Jascha Heifetz (1901-1987), Fritz Kreisler (1875-1962), Mischa Elman (1891-1967) ve yakın dostu, piyanist Leopold Godowsky (1870-1938). O unutulmaz konserin hemen ardından alkışlar susmaz ve salondan coşkulu sesler yükselir: “Udun Paganini’si”.
Radikal olanı gerçekleştiren ve modern bir portre çizen Targan, udu sadece bir araç, tekniğe dayalı bir ürün olarak gören değil, ona şahsiyet kazandıran biridir. Akıl ve bilim kodları dünyaya bakışında ve uda yaklaşımında ona eşlik etmiştir. Sözlü ve yazılı kültür arasındaki tarihsel biçim yorumlamalarının değiştiği 20’nci yüzyılda soyut yerine somut öndedir. Düşünülenler resmedilmeye, yazılmaya ve “ben” olmaya başlamıştır. İmzasını eserlerinin altına atanların yüzyılıdır artık içinde yaşanılan. Kaynaklara göre, Türk müziğinde bir çalgıya özel eserleri besteleyen ilk kişidir Şerif Muhiddin. Ayrıca, konser etütlerinin dışında saz semai formunda 7, şarkı formunda da 3 eser bestelemiştir. Bilinenin ötesine, kullanılanın çok daha ilerisine taşıdığı udun ses genişliğini de artırmıştır. Kendisinden önce udun üzerinde iki buçuk oktav içine hapsedilen seslerin özgürlüklerini onlara teslim ederek dört oktavın, kimi zaman da dört buçuk oktavın üzerine çıkarmıştır onları. Notalar özgürleşmiştir artık. Hele tek tel üzerindeki hâkimiyeti, görülmemiş, işitilmemiş sürati bir de diğer tellere ihtiyaç duymadan yürüttüğü bağımsızlık hareketi yok mu! İşte bunlar onun imzasını taşıyan en belirgin özelliklerdendir. Sanatçıdaki bu başkalık onun parmaklarındadır, düşünen parmaklarında... Cemal Süreya belki “İki kalp arasında en kısa yol: Birbirine uzanmış ve zaman zaman ancak parmak uçlarıyla değebilen iki kol” derken kalp ile el arasındaki iletişimi sağlayan parmaklara ayrıcalık tanımıştır. Tıpkı Targan gibi.

Türkiye’de, Türk müziği çalgılarıyla konser olgusu, Tanburî Cemil Bey ile çağa giriş yapar ve ardından Şerif Muhiddin Targan tarafından dünyaya büyük puntolarla sunulur. Ud için hazırladığı metodu geçmişin birikimini, mirasını anlayarak ve yeni bir başlangıç yapmak niyetiyle kaleme alır. Ufkun öte tarafında sezilen bir âlemin hasretini çeken Targan, ortaya koyma hünerini çocukluk günlerine gönderme yaparak eser isimlerinde yaşatır. “Koşan Çocuk” ve “Çocuk Havası” bunların başında gelir. Bilinç yoğunlaşır, bireysellik ve özgür hayal güçlendikçe güçlenir. Targan, kendi iç dünyasıyla karşılaşır. Uzaklara gitmek istediğindeyse bir başka eserle anlatır bunu: “Kanatlarım Olsa idi.” Targan için sesler yalnızca bir vesiledir. Konserler ise onun yaşamının nicel momentlerini yansıttığı ses istasyonlarıdır. Orada duygusal tasarım güzelliklerine, melodilerine ruh üfler. Başka coğrafyaları, kıtaları birbirine yakınlaştırır.

Takdir Gören Büyük Yetenek
Dünyayı öğrenmekten zevk alan, güzel sanatları tıpkı babası gibi seven, resim yapan, babasının tutkusu at binmeye kendisi de düşkün olan Şerif Muhiddin, Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilir. 8 Nisan 1950’de kendisi gibi önemli bir sanatçıyla, Safiye Ayla ile evlenir. Hayatında en müstesna yer sevgili eşi Ayla’ya aittir. Cemal Reşit Rey, İsmail Hakkı İzmirli, Mehmed Âkif Ersoy, Mesud Cemil ve Yahya Kemal Beyatlı gibi değerli isimlerin de apayrı yerleri vardır hayatında. Peki ya öğrencileri?.. 1936 yılında Irak hükümetinin davetlisi olarak gittiği Bağdat’ta kurduğu konservatuvarda 12 yıl idareci ve eğitimci olarak görev yapar. Kendi ekolünün izlerine rastladığımız Münir Beşir-Cemil Beşir kardeşler ve Selman Şükür gibi Arap dünyasının en önemli udilerini yetiştirir. Bu noktada dönemin yerli basınından birkaç kesit sunmak isterim. Aralık 1950’de Akşam gazetesi için yapılan bir röportajda dünyaca ünlü İspanyol viyolonselist Gaspar Cassado (1898-1966): “İstanbul’a bu gelişimde ud dinlemek fırsatını da elde ettim. Şerif Muhiddin Bey geçen gün bana bir ud konseri verdi. Bu aleti ilk olarak dinliyorum. Fakat kendimi hâlâ udun tesirinden kurtaramadım. Şerif Muhiddin Bey bunu fevkalade çalıyor.” diyerek hayranlığını ifade eder. 1 Ocak 1953 tarihli Son Telgraf gazetesinde yer alan bir konser duyurusunda ise: “Üstad, bugün İstanbul Radyosu’nda bir konser verecek.” denir. Viyolonseli ile Cemal Reşit Rey’in idaresindeki orkestrayla Haydn’ın bir konçertosunu çalacaktır Şerif Muhiddin Targan. Kimler takdir etmemiştir ki bu büyük yeteneği! Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere eski ABD başkanlarından Roosevelt’in ailesi, çoğu zaten kuzeni olan Arap kralları, tıpkı onun gibi müzik tarihinde eşsiz yerlerini almış olan piyanist Josef Hofmann (1876-1957) gibi Batı’nın virtüözleri ve gönüllerine ud ve viyolonseliyle çıkardığı nağmelerle girdiği müzikseverler. Müziğiyle var olduğu hemen her yerde alkışlanmış, saygı görmüştür. Mehmed Âkif, “Şark’ın yegâne dâhisi” olarak tanımladığı Şerif Muhiddin’e olan hayranlığını “Safahat”ın yedinci kitabı “Gölgeler”i ona ithaf ederek ölümsüzleştirir.
Targan’ın son yılları doğduğu, âşık olduğu İstanbul’da geçecektir. Ve yine bu eşsiz güzellikteki şehirde 1967’de hayata veda edecektir. Targan’ın müzikal mirası bir kültürel coğrafyayı ve onun son yüzyıl içinde yaşadığı değişimleri anlamak için bizlere eşsiz bir ses kaynağı sunacaktır daima.

Writer: Bilen Işıktaş Photo: Süleymaniye Kütüphanesi Arşivi

Online Bilet