AnadoluJet Magazin

ORMANDAKİ YEŞİL GÖZLER YEDİGÖLLER

Sonbaharın da ilkbahar kadar güzel olduğunu görmek için Yedigöller’e gitmeniz yeterli. Orada sizi renklerin diliyle konuşan bir orman, yansımalarıyla bulutları suya indiren göller ve üzerlerine yapraklardan halılar serilmiş patikalar bekliyor.

Sonbaharda Yedigöller’e vardığımda insanda bu kadar çok fotoğraf çekme arzusu uyandıran başka bir yer var mıdır diye sorarım kendime. Su güzelleri diye adlandırdığım göllerle göz göze gelmeden yıllar önce, bir Yedigöller fotoğrafı görmüş, deyim yerindeyse “tutulmuştum”. Küçük mendillere benzeyen sarı, kırmızı, turuncu, kahverengi binlerce yaprak gölün üzerini örtmüştü ve bir kuğu sürüsü bu yaprakların arasında beyaz düşler gibi yüzüyordu. Yedigöller’e birçok kez gittiğim hâlde, kuğuları o fotoğraf dışında görme şansım olmadı hiç. Ama ben yedi “sukardeş”le ilk karşılaşmamda güneşin Nazlıgöl’e dokunuşunu seyrederken, ışığın göle uzun bacaklı bir geyik gibi su içmeye indiğini düşünmüştüm. O günden sonra, Yedigöller “sarı bir mıknatıs” gibi beni kendine çekti ve olağanüstü ne çok an yaşattı.

Bir gün, fotoğraf çekmek için iyi bir nokta olduğunu düşündüğüm bir tepeye tırmanırken, ormanın sık ve karanlık bir yerine dalmış, binlerce kanlıcadan oluşan bir mantar tarlasının içinde bulmuştum kendimi. Bir başka sabah ise, orman güneşin ilk ışıklarıyla kucaklaşırken, bir gri balıkçıl sürüsü konmuştu Büyükgöl’ü sarmalayan ağaçlara. Büyük olasılıkla Aladağ Göleti’ndeki koloniye katılmadan önce mola vermişlerdi. Bir kayın ağacının arkasına saklanmış ve kıyısına indikleri gölün sularındaki yansımalarını seyretmiştim soluğumu tutarak. Bir sonbahar gecesinde de, göllerin üzerine düşen Samanyolu’nun görkemli güzelliği yüreğime işlenmişti. Gökyüzü pırıltılı torbasını ağzına kadar açmıştı. Dipte çürüyen yaprakların oluşturduğu gaz kabarcıkları yüzeye çıkarken, küçük dalgalarla sudan bir beşik gibi sallıyordu yıldızların bahçesini. Kentlerdeki ışık kirliliği yüzünden göremediğim yıldızlar, gecenin içinden üzerime dökülüyorlardı burada sanki. Karanlığın sessizliği suda yansıyan evrenle buluşunca, hayranlık verici bu görüntü oluşuyordu.

Millî Park’ın Öyküsü…

Bolu ilinin kuzeyindeki Yedigöller, 1965’te Millî Park ilan edildi. 1969’da burada kurulan Kültür Alabalığı Üretme İstasyonu bir ilkti. Yedigöller’deki üretim istasyonu, bugün ülkenin dört bir yanına dağılan ve ekonomik artı değer sağlayan alabalık çiftliklerinin kurulmasına önayak oldu. Kayın ağaçlarının yoğun olduğu Millî Park’ın ormanlarında yayvan yapraklılardan meşe, porsuk, karaağaç, gürgen, ıhlamur, kestane, şimşir, kızılağaç; iğne yapraklılardan karaçam, sarıçamlar yan yana yaşıyor. Orman sarmaşığından çobanpüskülüne, üvezden mürvere, kızılcıktan tavşanmemesine, ayıüzümünden böğürtlene kadar birçok bitki bu sık ormanların içinde kendine yer bulmuş. Devrek yönünden gelenler dere boyunca koca çınarlarla selamlaşarak göllere varıyorlar. Yol kenarları, kimi zaman eğreltiotlarıyla, kimi zaman orman gülleriyle süsleniyor. Bahar yağmurlarıyla birlikte ormanın içindeki çağlayanlar çoğalan sularıyla göllere akıyor. Orman güllerinin çiçekleri, Millî Park’ı pembe-mor renklerle buluşturuyor. Filkulağı yapraklarının üzerine düşen bu çiçekler, ıslak yeşil renkle yan yana gelince şiirsel görüntüler ortaya çıkıyor. Kışın bir köşeye çekilmiş orman çalışanlarının işleri ilkbahardan itibaren yoğunlaşıyor. Ormanın sessizliğini bozuyor tomruk yüklü kamyonların motor gürültüsü. Millî Park çalışanları ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı görevlileri, ağaçların numaralandırması işleminden kesim kontrolüne, zararlı böceklerle mücadeleden kaçak kesim yapanları engellemeye kadar birçok işi yapıyorlar. Büyükgöl, Nazlıgöl, Deringöl, Sazlıgöl, Küçükgöl, Seringöl ve İncegöl diye adlandırılan göller, varlıklarını toprak kaymalarına borçlular. Ormanlarla kaplı dağların içindeki derin vadinin önü büyük bir toprak kayması ile kapanmış. Bu dev çukur, yukarıdan akan sel sularının taşıdıklarıyla zamanla bölmelere ayrılmış, bu bölmelerde sular birikince de bir “göl ailesi” oluşmuş. Göllerin yüzölçümü, taşınan yeni alüvyonlarla yavaş yavaş küçülüyor. Göllerin sularını yalnızca yağmurlar oluşturmuyor, dipten gelen sular da onları besliyor. Su kayıpları da, yine dipteki sızıntılarla oluyor.

Beyaz Gezgin Sis…

Bahar sonunda, alakargaların, kızılgerdanların, ağaçkakanların ve diğer kuşların yavruları yuvalarından çıkıp ilk uçuşlarının heyecanını duyuyorlar. Kanat vuruşlarının ardından, orman ailesine katılmanın mutluluğunu yaşıyorlar dallarda. Sonbahar yağmurlarıyla ise Yedigöller’de mantar mevsimi başlıyor. Bir sabah nöbetçisi gibi ormanların içinde, vadilerde dolaşıyor sis. Gün ağarırken Bolu-Yedigöller yolundaysanız, bu beyaz gezginin resmettiği olağanüstü görüntülere tanık olabilirsiniz. Sis önce, yere inen dev bir bulut gibi vadilerin üzerine çöker, saatler ilerledikçe çözülür, azalır ve uçuşan beyaz bir pelerin gibi çekilir. Bu manzaraları görebilmek için, anayoldan çıkmanız ve arabanızı bir kenara park edip tepelere doğru yürümeniz gerekir. Bolu’dan 25 km sonra yol kıvrıla kıvrıla aşağılara inmeye başlar. Buraya kadar olan bölge yüksekte kaldığı için ağaçlar göllerin çevresindekilere göre yapraklarını daha erken döker. Rüzgâr ve soğuk, genellikle ekim sonuna varmadan dalları çıplak bırakır. Ama göllerin bulunduğu bölge çukurda kaldığı için, buradaki ağaçlar rüzgârların sert nefesini pek hissetmezler.

Göllere komşu ağaçlar yapraklarını dökmekte acele etmezler. Ekim ayının sonlarından kasımın ortalarına kadar doğa fotoğrafçıları bu yaprak şöleninden paylarını almak için Yedigöller’de görüntü avına çıkarlar. Haklıdırlar, çünkü göllerin yüzeyindeki yansımalar ressamların yapıtlarına esin kaynağı olacak güzelliktedir. Göllerin yüzeyi hafif esintilerle ya da sudan sıçrayan alabalıkların çıkardığı küçük dalgalarla kımıldayan rengârenk su tablolarına dönüşür. Türlü türlü kahverengiler, açıktan laciverde maviler, yeşilin onlarca tonu... Hele sarılar... Buğday sarısı, altın sarısı, civciv sarısı, safran sarısı, Van Gogh sarısı... Van Gogh’u bilmem ama resimde izlenimcilik akımının başını çeken Claude Monet, Yedigöller’e gelseydi eğer, buradan ayrılamazdı diye düşünürüm hep. Geçip gitmekte olan anları resmetme peşindeki ressam, göllerin kıyısında deliye dönerdi sevinçten. Ve kıskanırdı doğanın güzelliğini Yedigöller’de bir kez daha!

Kış ise, sessizliktir her yerde olduğu gibi Yedigöller Millî Parkı’nda da. Bu dönemde 42 km’lik Bolu yolu kapanır. Millî Park çalışanları Yeniçağa-Mengen-Yazıcık yolundan göllere varırlar. Kışın parkta kalan görevlilere haftalık erzakları da bu yoldan ulaştırılır. Diğer mevsimlerde hafta sonları yer bulmanın neredeyse imkânsız olduğu bungalovların saçaklarından, kış günlerinde sarkan buzlar yere ulaşır. Bir balta odunlara saplanmış olarak dışarıda unutulmuşsa, ancak haftalar sonra çıkarılabilir. Bazen bu büyük sessizliği, taşıdığı kar yüküne dayanamayıp kırılan ağaç dalları bozar. Kımıltısız kışa bazen de kar üstünde sıçrayarak ilerlemeye çalışan tilkiler, kurtlar, geyikler ve karacalar hayat aşılar.

Sonbaharda Bolu’dan Yedigöller’e giderken uğramadan edemeyeceğiniz üç nokta var. Bunların ilki, Kapankaya. Buradaki tahta merdivenleri ve sonrasındaki kısa patikayı tırmanınca altınızda bir ağaç denizi görürsünüz. Büyükgöl, iri yeşil bir göz gibi aralarından size bakar. Bir ormanın ne demek olduğunu orada oturup aşağıya uzun uzun bakarken kavrarsınız. Kapankaya’dan sonraki durağınız, beş yüz yılı devirdiği hâlde kendisi dimdik duran anıt çam olacaktır. Yolun kenarındaki tabela, ona giden dar toprak yolu gösterir. 30 metreyi aşan boyuyla bu iri gövdeli karaçam bana hep Cemal Süreya’nın şiirini anımsatır: “Ölüm geliyor aklıma birden ölüm / Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.” Ben de Süreya gibi, yanına her gidişimde bu ulu karaçama sarılarak yaşama sevincimi tazeliyorum. Üçüncü durak ise, göllere birkaç kilometre kala bir balkon gibi ormanın üzerine kurulmuş ahşap seyir terası. Bu nokta vadinin derinliğini gözler önüne seriyor.

Yedigöller, doğadan büyük bir hızla kopan, yeryüzü canlılarının değerini unutan, ormanın kokusunu bilmeyen insanlar için yaşayan bir ders kitabı... Burada diz çöküp bir dedesakalı mantarını merakla inceleyin. Devedikenlerinin üzerindeki kırağıya göz gezdirin. Göllerin çevresini yürüyerek dolaşın. Kıyılarında çadır kurup konaklayın. Yağmur sonralarında rengârenk yaprakların ucunda biriken damlacıkların üzerindeki yansımalara dikkatle bakın. Ve insanoğlunun yüzünün yansıması gereken yerin, gökdelenlerin aynalı camları değil; bu damlacıkların yüzeyi olduğunun bir kez daha farkına varın. Bu farkındalık bile, bizi Yedigöller’e ve büyük bir hızla uzaklaştığımız doğanın kucağına götürecek başka yollara çıkarmak için yeterli bir neden değil mi?

Yazar-Fotoğraf: Akgün Akova

Online Bilet