Yazı: Melih Uslu Fotoğraf: Yusuf Darıyerli
Şahmeran efsaneleri, kutsal mekânlar, antik mozaikler ve bereketli sofralar eşliğinde İskenderun’dan Samandağ’a uzanan bol güneşli bir yolculuk.
Sağ yanımıza Nur Dağları’nın keskin zirvelerini alıp İskenderun’a doğru yola koyuluyoruz. Osmaniye’de sıfırladığımız kilometre sayacı 16’yı gösterdiğinde karşımıza çıkan İssos Antik Kenti, M.Ö. 333 tarihinde Büyük İskender ile Pers Kralı Daryus’un meydan savaşına sahne olmuş. Tarihin akışını değiştiren bu savaştan İskender zaferle ayrılıp Anadolu’daki Pers hâkimiyetine son vererek Helenistik dönemi başlatmış. 28. kilometrede vardığımız Dörtyol, İskenderun’dan önceki en büyük yerleşim merkezi. Dörtyol’dan yedi kilometre sonra Payas olarak tanınan Yakacık’ta kale levhalarını izleyerek, sarı renkli kesme taşlarla inşa edilmiş dev bir kervansarayın önüne çıkıyoruz. 16. yüzyıl tarihli bir Mimar Sinan eseri olan Sokullu Mehmet Paşa Kervansarayı; cami, medrese, hamam ve çarşı bölümlerinden oluşuyor. Tam karşısındaki Payas Kalesi, etrafını çevreleyen hendekleriyle tipik bir Orta Çağ kalesi gibi. Akdeniz’e doğru uzanan yamacın ucundaki küçük bir tepeye kurulan Cin Kulesi ise kaleye ait kalıntılardan biri. Payas’tan itibaren İskenderun’a 16 kilometre yolumuz var.
LEVANTEN ZARAFETİ
Fabrika bacaları, vinçler, silolar ve gemiler, İskenderun’a vardığımızın habercisi. Palmiyelerin süslediği uzun sahil yolu modern bir Akdeniz kentine çıkıyor. Sorunsuz bir kent içi ulaşım olanağına sahip İskenderun, planlı yerleşimin Türkiye’deki başarılı örneklerinden birini sergiliyor. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım heykelinin süslediği Cumhuriyet Meydanı çevresi, gün boyu hareketli. Amatör balıkçıları ağırlayan sahildeki Atatürk Bulvarı ise sakin ve huzurlu bir atmosfere sahip. Adını Büyük İskender’den aldığı rivayet edilen İskenderun, Osmanlı döneminde Mısır’ın İskenderiye şehrine benzetildiği için Küçük İskenderiye adıyla anılmış. 18. yüzyıldan itibaren Akdeniz’de yaşayan ticaret kolonilerinin ilgisini çeken kent; Fransa, İtalya, Lübnan, İngiltere ve Mısır’dan gelen denizci ailelere ev sahipliği yapmaya başlamış. Yaklaşık 300 yıllık geçmişe sahip İskenderunlu Levantenler günümüzde de kentin çok kültürlü hayatının önemli renklerinden biri. Kemerli pervazları, zarif taş işçiliği ve palmiyeli bahçeleriyle dikkat çeken Levanten köşkleri, kent estetiğinde önemli bir yere sahip. Adliye Sarayı, Merkez Bankası, Sağlık Ocağı ve Halk Kütüphanesi de şehrin yüz yıl önceki mimari çizgisi konusunda ipuçları veriyor. Fevzi Çakmak Caddesi üzerindeki sergi salonlarında yerel ressamlara şehrin kültürel atmosferini soruyoruz. İskenderun’un kültür merkezlerinden resim atölyelerine ve sinema salonlarına uzanan renkli etkinliklerinden bahsediyorlar. Bölgede sıcak yaz aylarında gidilebilecek en iyi yerlerden biri Arsuz. İskenderun’un sayfiyesi olan bölge, tekne turları, kumsalları ve kır kahveleriyle ziyaretçilerine serin anlar vaat ediyor.
LEZZET MOLASI
İskenderun - Antakya arası 66 kilometre. Amanos Dağları’na doğru tırmanan yol, rahat ulaşıma elverişli. 25. kilometredeki Belen Geçidi girişinde, yoğun bir sisle karşılanıyoruz. 740 metre rakımlı geçidin zirvelerinde görüş mesafesi bazen birkaç metreye kadar düşebiliyor. Hemen ardından başlayan hafif eğimse Amik ovasında son buluyor. Asi Nehri kıyısından Amanos Dağları’nın eteklerine kadar yayılan Antakya tam karşımızda. Asi Nehri’nin iki yakasını birleştiren taş köprünün çevresinde insan kalabalığı dikkat çekiyor. Künefeciler, lokantalar ve sinemaların çevrelediği Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Mozaik Müzesi, kentteki ilk durağımız. Dünyanın en önemli mozaik koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan müzede, 2 ile 6. yüzyıl arasında yapılmış 300 kadar mozaik sergileniyor. Müze çıkışı restorana çevrilmiş eski bir Antakya evinde yörenin meşhur lezzetlerinin tadına bakıyoruz. Muhammara denilen cevizli biber, sac oruğu, içli köfte, öcce, ekşili börülce, kabak borani, bakla ezmesi, humus ve zeytin salatasından oluşan mükellef bir sofranın en iyi tamamlayıcısı elbette künefe. Nefis bir ziyafetten sonra istikametimiz Samandağ. Antakya’ya 15 kilometre uzaklıktaki Aknehir kasabası yakınlarında bulunan Aziz Simon Manastırı’na uğramamak olmaz. Manastırın bulunduğu tepenin manzarası büyüleyici. Bir tarafta Samandağ ve Çevlik sahilleri, diğer tarafta kıvrıla kıvrıla akan Asi Nehri… M.S. 6. yüzyıla tarihlenen manastır, Antakyalı Aziz Simon’un 40 yıl bir sütun üzerinde çile çektiği yer olarak tanınıyor. Buradan itibaren keyifli bir yolculukla Samandağ’a ulaşılıyor. Uzun bir plajın yakınlarında piknik alanları, pansiyon ve lokantalar hizmette. Nusayrilerin kutsal ziyaret makamlarıyla ünlü Samandağ’da görülmeye değer yer çok. İlçenin dört kilometre kuzeybatısındaki Kapısuyu Köyü’nde Çevlik Ören yeri bulunuyor. Burada bulunan Titus Tüneli, Antik Çağ’ın mimari harikalarından biri kabul ediliyor. Uzunluğu 1,5 kilometreyi bulan tünel Musa Dağı’ndan gelen sel sularının denize ulaştırılması amacıyla oyulmuş. Tümüyle kas gücüyle inşa edilen tünel, M.Ö. 2. yüzyılda tamamlanmış. Tünelin yakınlarında bulunan Beşikli Manastır’ı ziyaret ederken güneş ağır ağır batıyor. Biz de sevdiklerimize anlatacak çok şeyimiz olduğunu fark ediyoruz.
ANTAKYA’NIN GÖZBEBEĞİ
Anadolu’daki en eski camilerden biri olan Habib-i Neccar, Antakya’nın merkezinde yükseliyor. Medrese odalarıyla çevrili caminin bugünkü hâli ise Osmanlı döneminden kalma. Caminin avlusunda bir de tarihi şadırvan bulunuyor.