• Click For English
  • Ana Sayfa
  • İletişim
  • Yardım
  • Site Haritası

AnadoluJet Magazin - Ekim 2011

Yazı: Melih Uslu Fotoğraf: Aykan Özener

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Geçtiğimiz günlerde Uluslararası Yavaş Şehir (Cittaslow) Ağı kapsamında Dünyanın En Sakin Adası seçilen Gökçeada, uçak seferleri sayesinde artık çok daha yakın.

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Anadolu’nun Batı Ucunda Gökçeada

Ezan sesleriyle kilise çanlarının birbirine karıştığı köylerinin güzelliğini gördükçe etkilenmemek mümkün mü? Türk ve Rum kültürünün iç içe geçerek birbirine sarıldığı Gökçeada, Türkiye’nin en büyük adası. Burası sadece denizden ve kumsaldan ibaret bir tatil beldesi değil. Gezip görülecek yerleri, oksijen deposu doğası, farklı kültürleri ve sakinliğiyle yılın her mevsimi bir huzur sığınağı.

Güneşin battığı son yer

Volkanik yamaçlar arasında devleşmiş zeytin ağaçları, sessizlik ve adım başı büyüleyici bir manzara… Sakin, fakat küçük olmaktan uzak bir ada burası. Yüzde 77’si volkanik kayalardan oluşan 289 kilometrekarelik adayı yürüyerek gezmek imkânsız. Kapsamlı bir gezi için adadaki turlardan birine katılmak ya da otomobil kiralamak gerekli. Ücra köşeler dışında adanın asfalt yolları sorunsuz bir sürüş olanağı sağlıyor. Yol kenarlarında, kayalıklarda, köylerde atlar, koyunlar ve keçiler serbestçe dolaşıyor. Yüksek tepelerin ve dik uçurumların denizle buluştuğu yerlerin seyir keyfi bambaşka. Adanın birçok yerinden denize girilebiliyor. Adanın doğusundaki Aydıncık (Kefaloz), çok güzel bir deniz ve kumsala sahip. Adalılara göre burası Fransız sahillerini aratmayacak güzellikte. Sert rüzgârlara rağmen, dalgaların oluşmasını engelleyen koruyucu bir yapıya sahip olduğundan burası rüzgâr sörfü için de ideal. Ayrıca ihtiyaç duyanlar için burada bir sörf okulu da hizmet veriyor. Aydıncık Plajı’nın arkasındaki Tuz Gölü’nün çamurunun romatizma, kireçlenme ve deri rahatsızlıklarına iyi geldiği söyleniyor. Kuzeydeki Marmaros Plajı ise deniz ve güneş keyfi yapmak için bir diğer seçenek. Türkiye’nin ilk ve tek su altı milli parkı da Gökçeada’da. Kuzu Limanı’nın batısındaki park alanı, yakın gelecekte Türkiye’nin dalış merkezi olmayı hedefliyor. Adada günbatımı saatleri ise ayrı bir öneme sahip. Türkiye’nin en batı ucunda olduğumuz için güneş de en geç burada batıyor. Bu romantik anları adanın hemen her yerinden izleyebilirsiniz. Özel bir yer ararsanız, ada halkı size Yukarı Kaleköy’e gitmenizi salık verecektir. Adanın en batısında ise dev gibi bir doğal plaj uzanıyor. Uğurlu Köyü üzerinden ulaşılan kumsala Gizli Liman adı verildiğini öğreniyoruz. 

Doğal güzellik

Gökçeada’nın tarihi yakın geçmişle sınırlı değil elbette. Adaya, M.Ö. iki binli yıllarda Akalar adı verilen Miken Medeniyeti’ni kurmuş bir kavmin yerleştiği biliniyor. Homeros, İlyada eserinde adanın güzelliklerinden bahsetmiş. Adanın adı da tarih boyunca bereketle anılmış. Eski adı İmroz olan ada, “çorak toprakların bereket tanrısı” olarak adlandırılan İmbrasos’un bolluk diyarı olarak anılmış. Bugünse birlikte yaşama kültürünün en güzel örneklerini sunan ada köylerinde Türk ve Yunan geleneklerinin ne kadar benzer olduğunu görmek zor olmuyor. Adada halen azımsanmayacak bir gayrimüslim nüfus var. Geçmişte adadan ayrılan Rumlar, yaz aylarında adadaki akrabalarını ziyaret ediyorlar. Özellikle ağustos ayında düzenlenen Meryem Ana Panayırı için gelen binlerce ziyaretçi adayı şenlendiriyor. Size “Gökçeada’ya geldiğime değdi” hissi verecek belki de ilk yer, Zeytinliköy. Zeytin ağaçlarıyla kaplı bir yamacın üzerine kurulan köy, parke taşlı yolları, zakkum çiçeklerinin süslediği taş evleri ve yaşlanmamış yüzüyle adanın en güzel köylerinden. Köyün kırları bağlar ve zeytinliklerle kaplı. Köyün yaşlı sakinleri her gün eşeklerine binip bahçelerine gidiyor. Küçücük meydanındaki kahvehaneler ise köyün can damarı. Yılın her mevsiminde bu kahvehanelerde oturup sohbet eden ada halkına rastlanabiliyor. Buraya gelip de adanın meşhur dibek kahvesini içmeden dönülmez elbette. Türk kahvesini dibekte döverek yapıyorlar. Köyün kahvehanelerinde sunulan bir diğer lezzet ise sakızlı muhallebi. Biraz daha doğuda kalan Tepeköy’de de benzeri bir atmosfer var. Öğle saatlerinde gittiğimiz halde köyde derin bir sessizlik hâkim. Yolda karşılaştığımız biri öğle saatlerinin uyku vakti olduğunu söylüyor. Ahalinin günün ilk ışıklarıyla uyandığını, hayvanları ve bahçeleriyle ilgilendikten sonra tekrar yattığını anlatıyor. Virajlı yolu nedeniyle arabaları zorlayan köyün evleri hayli bakımlı görünüyor. Bunun nedeni buradan göçenlerin zaman zaman köye geri dönüp evlerini onarması. Yorgo Zarbozan’ın mütevazı pansiyonu en hareketli günlerini yaz aylarında yaşasa da yüksek tepelerin eteklerinde uzanan ovaların manzarası her mevsim etkileyici.  
 
Türk ve Rum kültürü

Dereköy ve Yukarı Bademli adanın görülmeye değer köylerinden. İlk durağımız Dereköy, geçmişte yaklaşık iki bin hanesiyle Türkiye’nin en büyük köylerinden biriymiş. Günümüzde ise geçmişinin aksine son derece sakin bir yerleşim. Köyün daracık sokak aralarında gezinip terk edilmiş kâgir evleri incelemek, eskimiş fotoğraflara bakmak gibi nostaljik bir his uyandırıyor. Dereköy’de bulunan ve dev bir mağarayı andıran çamaşırhanede delice akan çeşmeler taş öbekleri dolduruyor. Geçmişin hatıralarıyla yüklü çamaşırhanenin dehlizleri arasında dolanmak adanın ruhuna sızmak açısından iyi bir deneyim. Yukarı Bademli daha küçük bir köy ama o da çok tenha. Burası da diğer köyler gibi denizden uzak olduğu için sahile araçla gitmek gerekiyor. Son durağımız, kendine özgü güzellikleri olan Kaleköy. Bu güzel köy, adını tepesindeki Ceneviz kalesinden almış. Kaleköy, balıkçı limanı, kır kahveleri, salaş lokantaları ve eski evleriyle her şeyden uzakta sakin günler geçirmek isteyenler için ideal. Ayrıca, köyün sırtlarından açık havalarda Samadirek (Sisam) Adası’nı izlemek mümkün. Gökçeada’nın en önemli ayrıcalıklarından biri de oksijen yüklü havası. Öyle ki, doktor tavsiyesiyle adaya gelip yerleşenler bile var. Havasından mıdır, suyundan mı bilinmez. Farklı nedenlerle adaya gelenlerin ortak özellikleri güler yüzlü ve hayat dolu olmaları. Burada, adayı size sevdirmeye çalışan insanlarla karşılaşmanız zor olmayacak. 

UÇUŞAN SULAR

Adanın kuzeyindeki Marmaros Şelalesi, adanın doğal güzelliklerinden biri. Yaklaşık 40 metre yükseklikten dökülen şelale, serin bir ormanın içinde bulunuyor. Fotoğraf tutkunlarının favorisi olan şelaleye ulaşmak, yer yer dik yamaçları tırmanmayı gerektiriyor.  

OTEL SEÇENEKLERİ BOL

Adanın konaklama olanakları giderek çeşitleniyor. Birinci sınıf konaklama sunan butik oteller genellikle denizden uzak köylerde. Sahil üzerinde ise yıldızlı otellerden kamp alanlarına uzanan bir çeşitlilik bulunuyor.  

BALIK VE OTLAR

Ada mutfağının temel öğesi deniz ürünleri. Ancak avlanan mahsulün çoğunluğu ada dışına yollandığı için deniz ürünleri bol ve ucuz değil. Ayrıca ısırgan otu, rezene ve gelincik tohumuyla yapılan çullamadan, zeytinyağlı otlara kadar zengin bir ada mutfağı var.    

Copyright © AnadoluJet. Tüm hakları saklıdır.